Adaleti kim istemez?

necaticetin | Pzt, 06/11/2017 - 09:09 | Makale
Manevi Hayat
156

Adaleti kim istemez?

Ahmet Ay

 

Karmaşa fasit bir dairedir. Sürekli kendi meyvelerini yiyerek beslenir. Büyür. Sonunda öyle bir noktaya gelinir ki başlarken hangi amaçla yola çıkıldığı da unutulur.

 

Aldığım en güzel üslûp derslerinden birisidir Bediüzzaman'ın 31 Mart Olayları ardından Divan-ı Harp'te yargılanırken "Sen de şeriat istemişsin?" sorusuna karşı verdiği cevap: "Şeriatın bir hakikatine, bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira şeriat sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilalcilerin isteyişi gibi değil!"

Burada, dikkat ederseniz, talep ettiği şeyden bir adımcık geri atmaz mürşidim. Kendisine gelebilecek zarardan ötürü korkmaz. Taviz vermez. Takiyye yapmaz. Fakat şunu da yapmaz: Davanın haklılığına üslûptaki sorun nedeniyle halel getirmez. Dava ile üslûbu birbirinden ayırır. Davanın hak olduğunun altını çizmekle birlikte üslûptaki sorunların 'şeriattanmış gibi' anlaşılmasına engel olur. Amacın meşruiyeti ile üslûbun meşruiyeti arasındaki mesafeyi vurgular. Kitabî olanla uygulamada olanın arasına çizgi çeker. Tenzih edilmesi gerekeni tenzih eder. Sonra söze başlar.

Bu metin benim için çok önemlidir. Çünkü özellikle 'özgürlük' veya 'istibdat' eksenli bütün tartışmalarda toplumun 'talebin meşruiyeti' ile 'üslûbun yanlışına' çekilmeye çalışıldığını gözlemlerim. O kadar çok örneği vardır ki bunun. Mesela: 'Ağaç kesmenin kötülüğü' gibi masum bir zemin üstünden 'kaldırım taşı söküp polise fırlatma' yanlışlığı yedirilmeye çalışılır halka. Veya kazara ölen birisinin üzerinden meşru hükümete topyekun bir başkaldırmanın yolları dayatılır. Bazen de bu saldırı dışarıdan değil içeriden olur. Yolsuzluk başlığını büyük puntolarla kullanmaya başlayan bir örgüt, oradan, kopardığı anarşi ve fitnenin meşruiyetine yollar arar. Dedim ya size: Yöntem çoktur. Ama hepsinin istediği birdir. Amacın güzelliğine meftun edip araçlardaki sorunları görmezden gelmemizi sağlama. Bir nevi fikir illüzyonu.

Halbuki yine mürşidim bir yerde der: "Gayrımeşru tarik, zıtt-ı maksuda gider." Doğruyu istemek yetmez tek başına her zaman. Doğruyu da 'doğru bir şekilde' istemek gerekir. Yoksa amacın tam tersi bir maksada götürür bizi. Bir masumun ölümü nedeniyle başlatılan eylemlerin başka masumların ölümüne sebep olması gibi. Veya 'daha çok demokrasi' talebiyle başlayan anarşinin nihayetinde 'baskıcı bir yönetime' evrilmesi gibi. (Orwell'ın Hayvan Çiftliği kitabı ne güzel anlatır bunu.) Karmaşa fasit bir dairedir. Sürekli kendi meyvelerini yiyerek beslenir. Büyür. Sonunda öyle bir noktaya gelinir ki başlarken hangi amaçla yola çıkıldığı da unutulur.

Bu nedenle ben her zaman "Yoksa sen özgürlüğe taraftar değil misin? Yoksa sen masumun ölmesine seviniyor musun? Yoksa sen polis şiddetini haklı mı buluyorsun? Yoksa sen yolsuzluklara taraftar mısın? Yoksa sen devletin baskısını destekliyor musun? Yoksa sen de devletçi misin?" tarzı bütün baskılara aynı cümleyle direnirim: "Ben de özgürlük, ben de huzur, ben de temiz toplum, ben de mutluluk, ben de gelir eşitliği, ben de adalet isterim, ama ihtilalcilerin istediği gibi değil." Birşeyi ıskalıyorsunuz: Sizinle beraber olmayışımız, sizin istediğiniz şeyleri istemiyor olduğumuzdan değil, 'sizin gibi istemeyişimizden' kaynaklanıyor.

Bir örneği yıllar önce Gezi'de yaşananlar. Mekansal talep bağlamındaki benzerliğinden ötürü söylüyorum: Bu ülkedeki dindar insanların Ayasofya'nın tekrar cami olmasından daha çok istediği birşey var mı? Müzeye çevrildiği günden beri yapılan, yazılan ve söylenen şeyler ortada. Fakat ne zaman siz dindarların böylesi bir mekansal talep için insanları taşladığını, polislerle çatıştığını veya molotoflu saldırılar yaptığını gördünüz? Ne zaman taleplerini topyekun milletin huzuruna tercih eder şeyler yaptılar?

İşte, bu duruş, 'müsbet hareket' dediğimiz şeyin özünü de oluşturur. Kendimiz için daha iyiyi 'daha çok insan için daha kötüye gitmesine fırsat vermeden' istemektir müsbet hareket biraz da.

Hal böyleyken dindarlara üstperdeden racon öğretmek, devlet otoritesinin kölesiymiş, baskıdan hoşlanıyormuş, masum ölümlerine seviniyormuş, yolsuzluklara taraftarmış, iktidar yalakasıymış, öteden beri böyleymiş gibi ithamlarda bulunmak ne solun ne de bu sıralar kankalıklarını yapan diğer kesimlerin haddi değildir. Çünkü bunlar dindarlığın malı değildir. Kişisel sapmalardır. Dindarlığın malı gibi söylenirse alttan alınmaz. Ve bunlarla musalaha diliyle de konuşulmaz. Argo tabir kullanacağım: Atarına atar giderine gider yapılır. İzzetli olmak bir müslümana en çok böylesi zamanlarda yakışır. Kur'an da bize bunu öğretiyor: "Leküm diniküm veliyedin."

Sizin yolunuz size. Bizimkisi bize. Siz bizim idealimiz değilsiniz. Üslûbunuz da meşru taleplerin iletilmesinde tek yol değil. Her şiddet eylemini tarafınızdan gördükten sonra durup durup "Ülkeyi kutuplaştırıyorlar!" diye söylenmeniz de sadece gülmemizi arttırıyor. Başka birşeyi değil. Fakat burada bir parantez açmak gerekiyor duruşumuzu daha net ortaya koymak için: Evet. Biz şeriat isteriz. 'Zira şeriat sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir.'

Tek bir masumun bile zarar görmesine rızamız yoktur. İstemeyiz. Hiçbir günahkârın başkasının günahını yüklenmesine meylimiz yoktur. İstemeyiz. Bunları arzu etmeyiz. Kalbimizle de asla zulme taraftar olmayız. Yanlışa haklılık biçmeyiz. Çünkü zulme taraftarlık şeytandandır. Ancak şunu yaparız: Gürültünün çoğalmasından korkarız. Haklıyı-haksızı ayırmakta zorlandığımızda temekkün ederiz. Elimizle dahil olmanın daha çok kişiyi zarar altında bırakacağı endişesiyle bazen sabrederiz. Sabretmeyi de 'sadece beklemek' değil 'beklentilerle beklemek' olarak anlarız. Yüzümüz her zaman 'ayakta tutmaya' bakar. Yıkmaya değil.




Yazar :

Kategori :
Manevi Hayat
Okunma Sayısı
156