Ateistlerin Allah'ı yok mu?

necaticetin | Per, 15/06/2017 - 09:57 | Makale
Manevi Hayat
1,234

Ateistlerin Allah'ı yok mu?

Ahmet Ay

 

"Tanrı diye birşey olmadığına dair yeminler eden ateistler bile dünyanın insan için yaratıldığını bilirler."

Daniel Quinn, İsmail'den...

 

 

Bana öyle geliyor ki: Şirke kapı açan, Allah'ın varlığını bilmemek değil. Allah'ın isimlerini bilmemek de değil. O isimlerin aynı Zat'ın isimleri olduğunu farketmemek. Parçaları toparlayamamak yani. Tevhid edememek. Şirkin asıl membaı bu. Yoksa her insan, her alanda, kendisinden daha üst bir gücün varlığını az/çok hissediyor ve kabul de ediyor. Belki farklı isimler veriyor kendince. Ama nihayetinde ötesinde/gaybında başka bir iradenin varlığının farkında insanoğlu. Özellikle zayıf düştüğünde görüyorsunuz bunu.

"Gerçekten birçok felsefeci farklı şekillerde de olsa ilahlara ibadet etmişlerdir. Rijson, hayatın kendisini bir ilah olarak görürken, Darwin, evrimi ilâhlaştırmıştır. Hegel, mutlak ruhu ilah kabul ederken, Marks, diyalektik materyalizmi rabb olarak tanımıştır. Durkheim'ın ilahlaştırdığı toplum, Freud'un takdis ettiği cinsiyet, Sarter'ın putlaştırdığı ferdin vücudu zikredilen ilah şekillerinden bazılarıdır. Bütün bunlar, kainat sarayında Allah'ın yarattığı ve icad ettiği sosyal, hayatî, insanî ve kevnî fiil ve hareketlere takılan adlardan başka birşey değildir." (Ubayd, 'Methods of Teaching in the Risale-i Nur, s. 250)

İnsanoğlunun şöyle bir sorunu var: Anlamak için elinde tuttuğu araç 'akıl' ve o tam bir 'parçalayıcı.' Bölümlere ayırmadan yoğunlaşamıyor. Koparmadan odaklanamıyor. Varolduğunu hissettiği/aklettiği şeylerin aslında bir hakikatin farklı renkleri olduğunu yakalayamıyor çoğu zaman. Kuşatamıyor. Bu nedenle 'vahyin hayatımıza kattığı en büyük uyanış tevhiddir bence. (Ve bu uyanışın kıymetinden dolayıdır ki, Kur'an, tevhide çok vurgu yapar. Hatta İslam'a girişimiz dahi bu tevhidin şahitliği ve ikrarıyladır.) Yani o hissettiğimiz veya aklettiğimiz 'görünenden öte güçlerin' tamamının aynı Zat'ın farklı tecellileri olduğunu bize öğretmesidir. Bu öyle kıymetli bir uyanıştır ki; ben, sırf bunun için bile, bize vahyi indiren Zat'a (c.c.) çatlayıncaya şükretmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Vahiysiz akıldan emin değilim. Aczimi, yalnızca kalbimde değil, aklımda da hissederim. Bu yönüyle meleklerin talim-i esma sırrı karşısında ettiği itiraf ne kadar da yakın gelir bana: "Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin."

Belki de bu öneminden dolayı Bediüzzaman da sık sık isimden isme geçiş dersleri verir eserlerinde. Külliyatın üzerinde yoğunlaştığı birşey 'esmanın talimi' ise; diğeri de 'isimden isme geçişin talimi'dir. Hatta 24. Söz gibi yerlerde "Ezel-Ebed Sultanı olan Rabbü'l-âlemîn için, rubûbiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şen ve nâmları; ve ulûhiyetinin dairelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve nişanları; ve haşmetnümâ icraatında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer temsil ve cilveleri; ve kudretinin tasarrufatında başka başka, fakat birbirini ihsâs eder ünvanları var..." derken dikkatimizi çekmek istediği şey bu geçişken tevhidî bakıştır gibi gelir bana.

İnsan, isimden isme geçebilmeyi ve o isimlerin tamamının aynı Zat'ın isimleri olduğunu farkedebilmeyi başarırsa ancak, tevhidin huzuruna erer. Yoksa tevhid, esmanın her bir parçasının tek tek fethedildiği ve irtibatlarının yatsındığını bir bilme şekli değildir. Kur'an'daki fezlekelerde dahi, Cenab-ı Hakkın, kendisini tek isimle değil, terkiplerle zikretmesi bu geçişlerin hatırlatılması noktasında kıymetlidir.

Külliyatı biraz karıştırsanız her yerinde bu 'geçişi' ders alırsınız. Kanaatimce bu tedrisin en özet tanımı da iki şahid-i sâdık formülünde saklıdır. İki şahid-i sâdık, Bediüzzaman'ın tekrar be tekrar kullandığı bir delildir. Ben buraya 30. Söz'deki şeklini alarak düşünmeye devam etmek istiyorum:

"Her bir zerrede, Vacibü'l-Vücudun vücuduna ve vahdetine iki şâhid-i sâdık vardır. Evet, zerre, acz ve cümûduyla beraber, şuurkârâne büyük vazifeleri yapmakla, büyük yükleri kaldırmakla, Vâcibü'l-Vücudun vücuduna katî şehâdet ettiği gibi, harekâtında nizâmât-ı umumiyeye tevfîk-ı hareket edip, her girdiği yerde ona mahsus nizâmâtı müraat etmekle, her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle Vâcibü'l-Vücudun vahdetine ve mülk ve melekûtun mâliki olan Zatın ehadiyetine şehadet eder. Yani, zerre kimin ise, gezdiği bütün yerler de onundur."

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, kanaatimce, şahidlerden birisinin nesnelerin kendilerine, diğerinin ise nesneler arası bağıntılara dikkat çekiyor oluşudur. Yani birinci şahid dikkatimizi zerrenin 'kendisindeki acze rağmen büyük işler yapmasına' verirken; diğer şahid, zerrenin bu başarısının 'büyük bir tablonun da parçası olduğunu (yani büyük düzenin içinde uygun adım hareket eden bir parçaya zerre dediğimizi)' bize ders verir. Birincisi kudret dersiyse ikincisi kontrol, irade veya uyum dersidir.

Varlık, kontrolsüz bir güç patlaması yaşayan sel değil, kontrollü bir akış yaşayan nehirdir. Ayete'l-Kürsi'de geçen havl ve kuvvet birlikteliği de bunun dersidir. Kuvvet, evet, ama iradenin kontrolünde bir kuvvet. Havl'lı bir kuvvet.

Ali Şeriatî, İslam Bilim adlı eserinde bu nesneler ve nesneler arası bağıntılar üzerine şöyle bir ayrım dersi veriyor bizlere: "(...) Kur'an'ı açıp Keşfu'l-Kelimat'tan (Kur'an Terimleri Sözlüğü) yararlanarak gayb, şehadet, ayet ve sünnet kelimelerini bularak bu kelimeleri inceleyebilir ve böylece Kur'an'ın nelere ayet, nelere sünnet dediğini anlayabilirsiniz. O zaman Kur'an'ın nesneler arasındaki bağıntılara 'sünnet' nesnelerin kendisine de 'ayet' dediğini anlamış olacaksınız." Bediüzzaman da sünnettullah'ı, Ali Şeriatî'nin bu tarifine benzer bir şekilde şöyle anlatıyor Mesnevî-i Nuriye'sinde:

"Tabiat, âlem-i şehadet denilen cesed-i hilkatin anasır ve azasının ef'alini intizam ve rapt altına alan bir şeriat-ı kübra-yı İlahiyedir. İşte şu şeriat-ı fıtriyedir ki; 'sünnetullah' ve 'tabiat' ile müsemmadır. Hilkat-i kainatta cari olan kavanin-i itibariyesinin mecmu ve muhassalasından ibarettir."

Şimdi, bütün bunları neden anlattım? Aslında baştaki şeye dikkatinizi çekmek istiyordum sadece; ama bunlarla değil, bir ayetle. Bakara sûresinde buyuruyor ki Cenab-ı Hakk: "O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah'a şirk koşmayın."

Ben burada, işte tam da bu ayetin içinde, yukarıda konuştuğumuz herşeyin bir özetini görüyorum. Önce nesnelerden birer birer bahsetmek (ayet), sonra da onların arasındaki bağlantıya dikkat çekmek (sünnetullah)... Ayetin bize yaptığı tam olarak bu. Yer yaratılıyor farklı özelliklerle, gök yaratılıyor farklı niteliklerle. Ama nihayetinde ikisi birbiriyle bağlantılı çalışırsa (yağmur ve toprak) oradan hayat varoluyor.

İşte bence ayetin bize verdiği bir ders de şöyle: Nesnelerin ayrı ayrı meziyetlerini takdir edip, onların 'ilah eseri' olduğunu farkettikten sonra, sakın aralarındaki rabıtayı ve 'beraberce çalışarak başardıklarını' ıskalama! Başını kaldırıp tekrar tekrar oraya bak. Çünkü, mürşidimin de dediği gibi, asıl tevhid dersini oradan alırsın: "Yani, zerre kimin ise, gezdiği bütün yerler de onundur." Ve böyle bitiyor ayet: "Artık bunu bile bile Allah'a şirk koşmayın...




Yazar :

Kategori :
Manevi Hayat
Okunma Sayısı
1,234