Dursun Gürlek ile Hasbihâl

necaticetin | Cum, 29/12/2017 - 14:19 | Makale
Toplumsal Hayat
360
Dursun Gürlek ile Hasbihâl
Söyleşi: Müge Aydın
 
 
 
Araştırmacı- yazar Dursun gürlek ile Kubbealtı Akademisi’nde buluştuk. IV. Mehmed devri sadrazamlarından Köprülü Mehmed Paşa tarafından 1662’de yaptırılan külliyede tarihi atmosferi koklayıp, bu koridorlardan gelip geçen isimleri anarak huzur bulduk. Dursun Gürlek ile tarihten edebiyata, sohbet meclislerinden fasıllara kadar uzanan geniş bir coğrafyayı konuştuk. Dost meclisi dedik, muhabbet dedik, aşk dedik… Âh! Aşk olsun…
 
 
 
Efendim; eğitiminize, öğretmenlik yıllarınıza, yazarlık dönemlerinize baktığımızda edebiyat ile iç içe geçen bir hayat görüyoruz. Edebiyata nasıl gönül verdiniz?
 
Tokat İmam Hatip Okulu’nda okurken, edebiyat hocam Ömer Bey dersleri güzel anlattığı için beni etkiledi. Bana edebiyatı sevdirdi. Daha önce de güzel konuşanları dinlemeye meraklıydım. Köyümüzde, Birinci Dünya Savaşı’na katılmış yaşlı insanlar vardı. Seksen-doksan yaşlarındaki bu insanlar savaş hikâyelerini anlatırlardı. Tarihi olaylar anlatılırken, onları pürdikkat dinlerdim. Dinleyerek öğrenme arzusu bende erken yaşta başladı. Edebiyat da güzel konuşma sanatıdır. O zatların yöresel, kendilerine mahsus, güzel bir konuşma tarzları vardı. Böylece edebiyat sevgisi bende erken bir yaşta başladı. Sanat, edebiyat, tarih dergilerini takip eden; orta ve lise yıllarında başarılı bir öğrenciydim. Meşhur şairleri, yazarları, edebiyatçıları gıyaben tanıyordum. Kendilerini görmeden, yazıları ve şiirleri ile tanıyordum onları. Üniversite sınavı için İstanbul’a gelince, yüz yüze görüşebildim. Böylece edebiyata olan ilgim gittikçe artmaya başladı. Edebiyat tahsili yapmaya karar verdim. Üniversite imtihanlarına girmeden önce sadece bir yeri işaretledim. Tek bir yer, o da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’ydü. Edebiyat sevgim halen devam ediyor. Hatta edebiyat hocam Ömer Bey hayatta, kendisi ile görüşüyoruz. Bursa’da yaşıyor. Şu cümlesini espri olarak hâlâ aklımda tutuyorum: “Bilmiyorsan edebiyat, yaşama kendini denize at!”
 
Ne güzel bir söz…
 
Böyle espriler yapardı hocam. Edebiyata sadece edebiyat fakültesi mezunlarının değil, herkesin ihtiyacı var. Çünkü edebiyat güzel konuşma ve yazma sanatıdır. Mesleğiniz ne olursa olsun… Avukat, doktor, mühendis… Konuşmayacak mısınız? Öyleyse matematik hocası dahi olsa, güzel konuşma sanatını bilecek. Yine edebiyata ihtiyacı var. Edebiyat umumidir, hususi değildir. Ben nasıl edebiyata gönül vermeyeyim? İyi edebiyatçılara ihtiyacımız var. Toplumda güzel konuşan insanlar kaldı mı? Bir konuşma sırasında kulaklarımız rahatsız oluyor. Üstat Necip Fazıl derdi ki, “Ben konuşmaktan değil, dinlemekten yorulurum.” Bir insan dinlemekten niye yorulur? Konuşan, güzel konuşmuyordur da ondan. Edebiyatla ilgilenen güzel konuşur, güzel yazar.
 
Hayatta iyiye, güzele dair ne varsa onu arıyoruz. Edebiyat kelimesinin kökeni de “edep” kelimesinden geliyor. Bunun üzerine neler söyleyebilirsiniz?
 
Edebiyat, edebi anlattığı için güzeldir. Edep her şeyden güzeldir. Eskiden her müslüman evde, “Edep Yâ Hû” yazan levhalar vardı. Şimdi pek yok… Onun için edebe aykırı sözler, davranışlar, hareketler günümüzde gittikçe çoğalıyor. Mesela okullara “Adabımuaşeret Dersleri” konsa ne kadar güzel olur. Şimdi görgü kuralları diyoruz, doğrusu adabımuaşerettir. Adap, edebin çoğuludur. Buna çok ihtiyacımız var. Ben milli eğitim bakanı olsam, okullara derhal adabımuaşeret derslerinin konulması kararını alırım. Endişem şu, dersleri verecek hoca bulmakta zorluk çekebiliriz. Bunlar yaşanarak öğrenilecek bilgilerdir, kitabi bilgiler değil. Uygulamalıdır bunlar, öyle değil mi? Öğrenci önce hocanın tavrına, konuşmasına, soru sormasına, yemesine-içmesine,  her hareketine bakacak. Hocanın hali hoşuna gidecek ve onu örnek alacak. Edep böyle öğrenilir. Edep her şeyden üstündür. Fuzûlî bunu çok güzel ifade eder… Evet, işte böyle…
 
Sanki Fuzûlî’den bir beyit okuyacakmışsınız gibi hissettim…
 
“Aşk imiş âlemde her ne var ise/ İlim bir kıyl ü kâl imiş ancak”
 
İlim çok önemli. Bir Müslümanın mutlaka ilim öğrenmesi gerekiyor. Fuzûlî  hem şair, hem de âlimdir. Şimdi, böyle bir zat ilim için “Kıyl u kâl” der mi? Demiş ama şu manada demiş. Esas olan “Aşk”tır… Edep olmadan da aşk olmaz. Edep ile aşk birbirinin mütemmimidir. Birbirinin tamamlayıcısıdır. Fuzûlî, fuzuli laf söylemez. Bütün sözleri bâkîdir. Şiir de edebiyatın ana maddelerinden biri değil mi? Şiir, tarih, medeniyet, sosyal ilişkiler vb. bütün davranış şekillerinde ana direk edeptir. Bir dostumuzu ziyarete giderken edep kuralları vardır. Sofraya oturunca, yemek yerken uyulması gereken kurallar vardır. Bir toplumda dikkat edilmesi gereken kurallar vardır. Edep dini kaynaklıdır, dinden kaynaklanır. Dünyadaki en edepli insan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) idi. “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” diyor. Güzel ahlak nedir? Edeptir, hayâdır, dikkattir, rikkattir… Dolayısıyla manevi kaynaklıdır. Efendimizin bütün hareketleri baştan aşağıya edeptir. Onun için eskiler edebe aykırı bir şey yapılınca, “Edep Yâ Hû!” diyerek öfkelerini dile getirirlerdi. Rahmetli Münevver Ayaşlı’nın bir sözü var ki, bu konu ile alakalı çok önemlidir. Edebi şöyle tarif ederdi: “Edep, ‘Edep Yâ Hû’ dedirtmemektir.”
 
Edepten tekrar edebiyata gelecek olursak, naçizane söylemek isteriz ki kitaplarınız sohbet tadında. Sanki bir dost meclisi var, biz de o dost meclisine davet edilmişiz gibi hissediyoruz… Kitaplarınızdan ve bu sohbet meclislerinden konuşabilir miyiz?
 
Peşin olarak söylemeliyim ki, yazdığım kitaplardan bahsetmek bana ağır gelir. Şu kadarını ifade edebilirim ki, kitaplarımda anlattığım mevzuların büyük bir bölümü İslam tarihi, Osmanlı terbiyesi, İstanbul Türkçesi ve aşkı ile ilgili mevzulardır. Dost meclisleridir… Çocukluğumdan beri bu türde meclislere katılmayı kendime prensip edindim. İlkokulda, köyün ihtiyarlarını dinleyerek başladım. Malum kış geceleri uzundur…  Eskiden köylerde elektrik yok, radyo ve televizyon da yok. Sohbetini dinlediğimiz büyüklerimizin birçoğu ümmi idi. Okuma-yazma dahi bilmezlerdi ancak bilenleri severlerdi. Ben onlara çok kitap okumuşumdur. “Senin okuman güzel, akşam bize gel Dursun!” derlerdi, ben de icabet ederdim. Hz. Ali Cenkleri, Battal Gazi Hikâyeleri, Ahmediye, Muhammediye, Köroğlu, Leyla ile Mecnun, Yunus Emre İlahileri gibi hem tarihi, hem de dini eserleri okurdum. Çocukken katılmaya başladığım bu meclislere hâlâ katılmaya gayret ediyorum. Hadis-i şerifte, “Büyük insanların anıldığı meclislere nur yağar.” diye buyuruluyor. Dolayısıyla bu meclislere katılmak hoş bir şeydir.
 
Dünden bugüne bir kültür mirası söz konusu…
 
Evet, öyle tabii… İstanbul bunun merkeziydi. Eskiden daha çok olurdu sohbetler. Öğrenciliğimizde, kıraathaneler sohbet meclisiydi. Bunların başında da Bayezid’deki “Küllük Kıraathanesi” geliyordu. Bayezid Camii’nin bitişiğindeydi, biz ona yetişemedik ama ikinci Küllük vardı ki, o da Marmara Kıraathanesiydi. Ben son zamanlarına yetiştim. İlim adamları bir araya gelirlerdi. Tarihçiler, edebiyatçılar, şairler, yazarlar… Çok çeşitli meşrep ve meslekten insanlar bir araya gelirdi. Muzaffer Ozak Efendi gelirdi. Tarihçi Ziya Nur Aksun gelirdi. Ayaklı kütüphane dediğimiz Ali İhsan Yurt gelirdi. Profesör Erol Güngör gelirdi. Sezai Karakoç halen hayatta, Allah ömürler versin, o da gelirdi. Orası bir kıraathane olmasına rağmen, bir ilim meclisiydi. Saatlerce sohbet olurdu oralarda. Bu mekânlar ne yazık ki azaldı.
 
Eskiden İstanbul’da böyle zatların sohbet verdiği başka mekânlar da vardı. 50’li, 60’lı yıllardan bahsediyorum… Hatta 70’li yıllarda, Laleli’de bugünkü Koska Helvacısı’nın bulunduğu yerin yanında, “Acemin Kahvehanesi” diye bir kahvehane varmış. Prof. Dr. Mükremin Halil hocanın saatlerce tarih sohbetleri yaptığı anlatılır. İlim kitaplardan öğrenilmez. Tavsiye ediyorum genç arkadaşlarımıza bu tarz konuşmalara katılsınlar diye. Bulunduğumuz yeri sohbet meclisi haline getirebiliyorsak, bizden beklenen maksat gerçekleşmiş demektir.
 
Birbirimize bağlıyız bir zincirin halkaları gibi…  Bu bağlamda, bu geleneğin devam ettiğini söyleyebilir miyiz?
 
“Men lem yezuk, bilmez yazık” demişler. Tatmayan bilmez… Mesela bir kavanozdaki balın ne kadar tatlı olduğunu dışarıdan ne kadar anlatırsanız anlatın, netice tatmadan anlaşılmaz. Bir parmak tattırırsanız ona ancak o zaman anlar. Uygulamalıdır bu iş. Bu şahsiyetlere bir bakıma da sohbet şeyhi derler. Her tarikatın bir şeyhi vardı ya, böyle sohbet şeyhleri de vardır. Hem sohbet şeyhi, hem de tarikat şeyhi olanlar da vardır ki, biz onlara yetiştik. Muzaffer Ozak hem sohbet şeyhi idi, hem de tadına doyum olmaz sohbetler yapardı. Davudi sesiyle ağzından bal akardı. Anlat anlat doyamazsınız. Mesela Mehmet Âkif Beyin aziz dostlarından biri vardır ki, Ömer Ferit Kam da bir sohbet şeyhi idi. Hatta Âkif, onu çok sever ve bulunduğu meclislere katılırmış. Bir talebe gibi dikkatli dikkatli dinlermiş. Araya giren birisi olunca sert bakarmış, “Efendi, silsile-i kelama sekte verdirme!” dermiş. “Sözün akışını bozma, bırak hoca konuşsun!” dermiş. Sohbet şeyhlerinden birine yetiştim, Millet Kütüphanesi’nin müdürü Mehmet Serhan Tayşi beyin sohbetlerine katıldım. Kendisi bir, iki sene evvel Hakk’ın rahmetine kavuştu. Kütüphanede, farklı mahfillerde, hatta evinde sohbetleri olurdu… Birkaç yıl evvel, Sahrayı Cedid’deki evinde ziyaretine gittik. Tam beş saat sohbetini dinledik. Güzel konuşma olmasaydı, bir insan beş saat dinlenir mi Allah aşkına?
 
Muhabbetsiz sohbet olur mu?
 
Muhabbet meclisinizde, muhabbet ateşi eksik olmasın! Her devrin bir Mevlânası vardır. Toplumda boşluk yoktur. Gök kubbenin altında boşluk yoktur.  Sohbet meclislerin sayısını çoğaltmamız gerekiyor.
 
Sohbet meclisi deyince, biyografisini yazdığınız İbnü’lemin Mahmud Kemal Efendi’yi anmak isteriz. Dost meclisleri ile tanınıyor kendileri. İzninizle kitap üzerine konuşmak isteriz.
 
Yine bana kendi kitabımdan mı bahsettireceksin. Beni zor durumda bırakıyorsun…
 
Affınıza sığınırız. Dost meclisi deyince konu kendiliğinden açılır diye düşünüyoruz. Kitabın otuz yıllık bir çalışmanın ürünü olduğu doğru mudur?
 
Doğrudur… Üç kitaplık bir çalışma oldu. Birincisi yayımlandı. İkincisi Şubat ayında, üçüncüsü ise altı ay sonra yayımlanacak inşallah. Hangi birini anlatayım? İbn’ülemin Mahmud Kemal Bey deyince çok şey akla geliyor. Çok şeyin içinde bir şey var ki… Babası Mehmet Emin Paşa’dan kendisine intikal eden konağı (İstanbul Üniversitesi’nin yakınında Beyazıd, Mercan’daydı) beş katlı bir iş hanına çevirdiler. Adı da İbn’ülemin Mahmud Kemal İş Hanı oldu. Maalesef vasiyetine aykırı olarak konak yıkıldı ve iş hanı halline getirildi, daha fazla gelir getirsin diye. Yanlış bir karar aldılar. Vasiyetindeki maddelerden birinde, “Babamdan bana kalan konak asli şekliyle kalacak, tamir edilse dahi asli şekliyle korunacak. Öğrenciler tarafından yurt olarak kullanılacak.” diye geçiyordu. Ne yazık ki, buna uyulmadı…
 
Bahsettiğimiz konak, tam bir ilim meclisiydi. Sadece ilim meclisi değil, aynı zamanda mûsıkî meclisiydi. Orada mûsıkî ve fasıllar beraber olurdu. Dönemin tarihçileri, yazarları, şairleri geldiği gibi musikişinasları da gelirmiş bu toplantılara. Üç kişiye yetiştim; Alâeddin Yavaşça, Dr. Nevzat Atlığ, Tanburi Necdet Yaşar. Genç yaşta bu meclise musikişinas olarak girmeyi başarmışlar. Bu kitabı hazırlarken, bu üç isimle de görüştüm. Uzun uzun kendileri ile konuştum. Bu isimlerin dışında bu meclise katılmış yirmi, otuz kadar kişiyle görüştüm. Onların da hatıralarını dinledim. İkinci kitapta bu konuşmalara yer verdim. İbn’ülemin Mahmud Kemal Efendi ile ilgili hazırladığım kitabın en orijinal yönüdür bu söyleşiler. Bu konakta, elli yıl boyunca hiç ara verilmeden sohbet ve mûsıkî devam etmiş. Onun için İbn’ülemin Mahmud Kemal Efendi’nin konağına Süleyman Nazif olmak üzere birçok meşhur kalem sahibi bir isim takmış, “Dâr’ül Kemal” diye. Dâr, ev demektir. “Dârü’l- Elhân” mûsıkî evi demek. İbn’ülemin Mahmud Kemal Efendi’nin konağı ilim ve mûsıkî  evi olmuş. Tek bir konuşmacı var, İbn’ülemin Mahmud Kemal Efendi. Çok önemli şahsiyetler geliyormuş. Mehmet Âkif, Neyze Tevfik, Yahya Kemal, İstanbul Üniversitesi’nin eski rektörü Kazım İsmail Gürkan, Mükremin İnanç, Hilmi Ziya Ülken, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi her meslekten, her sanat dalından isimler gelirmiş. Böyle bir mecliste bulunmanın ne büyük bir manevi zevk olduğunu düşünebiliyor musunuz?
 
Rüya gibi…
 
İbn’ülemin Mahmud Kemal Efendi’ye yetişemedim. Kendisi 1957’de vefat etti, ben 1952 doğumluyum ancak sohbet meclisine katılan otuz, kırk kadar kişiye yetiştim. Hatıraları dinledim. Başka sohbet evleri de vardı ama hiçbirisi İbn’ülemin Mahmud Kemal Efendi’ninki gibi uzun süreli olmadı. Yoksa başka ev sohbetleri de olmuştur. Beşiktaş’ta, eski gazetecilerden Hakkı Süha Sezgin’in evinde sohbetler olurmuş. Maçka Palas’ta tarihçi İsmail Hami Danişmend’in evinde de cumartesi günleri, haftada bir sohbetler yapılırmış. Münevver Ayaşlı, güzel güzel bahseder “Bildiklerim, Gördüklerim, Duyduklarım” isimli kitabında. Kendisi de bu sohbetlere katılırmış. İbn’ülemin Mahmud Kemal Efendi’ninkine benzer bir meclis olurmuş. Prof. Dr. Aykut Kazancıgil’in babası Tevfik Remzi Kazancıgil’in evinde de böyle toplantılar olurmuş. Aynı zamanda, kendileri İbn’ülemin Mahmud Kemal Efendi’nin sohbetlerine de katılırlarmış. Bu saydığımız isimler hem doktor, hem edebiyatçı, aynı zamanda da sohbet şeyhleri. Bu konu başlığı ile yazılmış kitaplar da var. Öyleyse gençleri bu meclislere hazırlamak gerekiyor…
 
Gençleri bu sohbet meclislerine nasıl davet edebiliriz?
 
Uzun hikâye…
 
Efendim dinlemek isteriz, biraz anlatır mısınız?
 
Sizin yaptığınız gibi… Anlatarak, özendirerek, beğendirerek, takdir ettirerek… Gençlerin hoşuna gidecek şekilde anlatarak. Şimdi bazılarımız hemen ümitsizliğe düşülüyor “Gençler bizi dinlemiyor.” diye. Gençler sizi dinlemiyorsa, bunun bir sebebi vardır, bu sebebi ortadan kaldırmak lazım. Gençlere de iftira etmemek lazım. Gençler dinliyor, dinletebilirseniz. Fakiri dinliyorlar mesela. Onların anlayacağı dilden konuşmamız, konuyu önemsememiz gerekiyor. İlim ve irfan mektepte okunur, öğrenilir ama her mahfili ilim ve irfan meclisi haline getirmemiz gerekiyor. Gittiğimiz her yeri bu hale getirebiliriz. Alışveriş yaptığımız bakkal mesela, münasebet kurduğumuz yerlerde hoşa gidecek bir cümle söylerseniz, onlar sizi bırakmazlar. Hz. Ali Efendimizin (r.a.) bir sözü vardır, “Tatlı suyun başı kalabalık olur.” diyor. Öyle mi? Pikniğe gidiyorsunuz, diyelim ki orada güzel bir su çıkıyor. Herkes orada piknik yapmaya gider. Böyle insanların, iyi insanların geleni gideni çoktur. Tatlı subaşlarını çoğaltmamız gerekiyor. Bütün mesele, cazibeye kapılmak… İslam merak dinidir, edep dinidir, ilim dinidir, irfan dinidir, dostluk dinidir ve İslam medeni bir dindir. Her Müslüman çocuğu doğuştan medenidir. İlim, medeniyet, edebiyat hepsi birbirinin kardeşidir. Mütemmimidir, olmazsa olmazıdır.
 
Yeni neslin kendi kültürlerinden gitgide uzaklaştığını görüp üzülüyoruz lakin üzülmekle de olmuyor… Peki, ne yapabiliriz?
 
Arızidir, geçicidir… Bu durum sizi üzmesin. Irmak akarken ne kadar zikzaklı akarsa aksı neticede denize ulaşıyor. Bakın, düz gitmiyor bir ırmak. Dağlardan geçiyor, bağlardan geçiyor ve neticede denize gidiyor. Buna böyle bakmak lazım, üzülmemek lazım. “Yeni nesle bu güzellikleri nasıl anlatabiliriz?” diye yola çıkarsak, “Eski nesli iyi anlatmalıyız.” diye düşünüyorum. Ben Mehmet Âkif’i gençlere iyi anlatırsam, o gençler ister istemez ilgi duyacaklardır. Sıkıntı bizim iyi anlatamayışımızdan, sevdiremeyişimizden, ikna edemeyişimizden kaynaklanıyor. Gençlerde suç yok. Biz bu yemeği iyi yapamıyoruz. Yemeği iyi yapsak, mutlaka yerler. Şöyle lüks bir lokantanın önünden geçerken vitrine bakıyorsunuz. İnsanın gözünü okşayan güzel yemekler görünüyor. O anda tok dahi olsanız, yemek istersiniz. Göze hitap ediyor, güzel hazırlanmış. Demek ki yol, yordam bilmiyoruz.
 
Kendimizi donanımlı yetiştirmemiz lazım ki, bu güzellikleri tanıtabilmek için doğru hareket emiş olalım. Önce kendimizi iyi yetiştirmemiz gerekiyor. Kendi kültürümüzün, kendi tarihimizin, medeniyetimizin özelliklerini ve güzelliklerini bugüne taşımanın yegâne yolu dünkü medeniyetimizi iyi bilen, yaşayan, haliyle tavrıyla gösteren insanların sayısını çoğaltıp bunları rol model olarak almaktır. Sayıları az şimdi, çoğaltmamız icap ediyor. İçinde bulunduğumuz mekân, Kubbealtı Akademisi bunu yapmaya çalışıyor. Başka mekânlar da var bunu yapmaya çalışan ancak yeterli değil. Yirmi milyonluk İstanbul’da, bu türlü müesseseler az geliyor. Biz böyle yerlerde yetiştik. Öğrencilik yıllarımızda, 1970’lerde Kubbealtı Akademisi’ne çok gelirdik. Burada yapılan sohbetlerden feyz aldık. Büyük payı vardır bizim yetişmemizde. Sâmiha Ayverdi, Ekrem Hakkı Ayverdi, İlhan Ayverdi ve niceleri… Hepsinin mekânı cennet olsun. Göçüp gittiler ama bir eser bıraktılar. Eser ne demek? İnsan demek. Birinci ömür fânidir, süresi bellidir. İkinci ömür bâkîdir, eser bırakanların ömrü böyledir. Eserleri yaşadığı müddetçe onların amel defterlerine sevap yazılır. Eser kelimesi çok geniş kapsamlıdır, en küçük hizmet bile bir eserdir. Sizin yaptığınız iş de bir eserdir. Bu konuşmalar tarihe kalacak öyle değil mi?
 
Hayırlara vesile olsun inşallah…
 
Bu da bir eserdir. Yaptığımız her hizmet eserdir. Küçümsememek lazım.
 
Yazarlığın yanı sıra Kubbealtı Akademisi’nde “Osmanlıca Dersleri” vermeye ve kültür-tarih gezileri düzenlemeye devam ediyorsunuz. Bu çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?
 
Talep olduğu sürece kültür-tarih gezileri düzenlemeye gayret ediyoruz. Geçen yıllarda daha sık yapardık… Osmanlıca dersleri ise on yedi yıldır devam ediyor. Bunun dışında, Üsküdar’da Balaban Tekkesi’nde de dersler ve sohbet oluyor. Biz de bu şekilde hizmet etmeye çalışıyoruz…
 
Efendim, bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.
 
Sürçülisan ettiysek af ola. Söyleşi için biz teşekkür ederiz.
 
KAYNAK: sanatalemi.net



Yazar :

Kategori :
Toplumsal Hayat
Okunma Sayısı
360