Duyulmasak çıldırmaz mıydık?

necaticetin | Sal, 10/10/2017 - 13:24 | Makale
Manevi Hayat
142

Duyulmasak çıldırmaz mıydık?

Ahmet Ay

 

"Gafletle bakan adam âlemin mevcudatını düşman gibi muzır telakki ederek tevahhuş eder. Ve eşyayı ecnebîler gibi görür. Çünkü, dalâlet nazarında mâzi ve istikbal zamanlarındaki eşya arasında uhuvvet, kardeşlik rabıtası ve bağlanış yoktur. Ancak eşya arasında küçük, cüz'î bir alâka olur."

29. Lem'a'dan

 

Yaşarken çok başaramıyorum. Ama yazarken tasannu yapmamaya çalışırım. Hissetmediğim şeyleri, öyle hissediyormuşum gibi, söylemekten korkarım. Bazıları okurun heyecanını hoş bir fayda olarak görerek böyle bir yola girebilirler. Şatafatlı ifadelerden medet umabilirler. Ben girmemeliyim. Çünkü beceremiyorum. Aşk nedir bilmeden ilahî aşktan bahsetmek yahut rüyamda bile görmediğim makamlardan raconlar kesmek bana göre değil. Gücüm: Hakikatin, en azından bana görünen kısmının, karşıkonulmazlığıdır.

İnandığım şeyleri söylerim. Başka da belagat bilmiyorum. Hiçkimseyi kendim kadar bilmem. Önce halimi tarif ederim bu yüzden. Düşünürüm ki; içimdeki insana, evet yalnızca insana, dokunursam içinizdeki insana da dokunmuş olurum. Çünkü biz, yani Âdem'in (a.s.) çocukları, hep kendimiz, hep insan gibiyiz. Bütün farklılıklarımızın altında ve 'insan' ism-i şerifi üstünde vahdet sikkesi var. Eğer ona inebilirsek hepimiz kardeşiz. Yoksa değiliz. Küçük küçük yalnızlıklarız ondan gayrı. Bir yığın farklılıklarız. Kendi kulelerimizde esiriz. Parçamızda boğuluruz.

Peki kendi özümüze nasıl dokunuruz? Bence en çok empatiyle. Kardeşimiz dediğimiz insanın nazarını kuşanarak. Ona, en az kendisi kadar, merhametli olarak. Şartlarını anlamaya çalışarak. Bunlar insanı güzel kılar. İnsan, aczi ve fakrı 'kendinden taviz' gibi değil, zaten olduğu şey gibi görürse insan kalır. Yoksa nemrutlaşır. Kendisini tenzih eden kendisine şefkat etmez. Kendisine şefkat etmeyen başkasına hiç etmez.

Çok kusurlu bir ifadeyle (amaç zihne yaklaştırmak) diyebilirim ki: Vahiy de bir yönüyle muazzez ve mukaddes böylesi okumalar içerir. Tenezzülat-ı ilahî diye isimlendirdiğimiz 'vahyin bize merhameti' budur. İnsana her vesile ile yakınlığını hatırlatan Allah'ın, bu yakınlığı belirtirken kullandığı isimleri, (yani Semî, Basîr, Ehad gibi isimleri) herşeyi işitip görmesi yanında, insanın içindeki asıl insanı (asl-ı insanı) da görmesi şeklinde anlaşılabilir. Şahdamarından daha yakın olanın, kişi ile kalbi arasına girenin, elbette senin içindeki sen'e senden daha yakın olduğu ve dolayısıyla emrettiği şeylerin de o asl-ı sen'e, 'sana göre'lerinden daha uygun olduğu söylenebilir.

"Cenab-ı Hak senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın; mânen hastasın..." demekle mürşidimin altını çizdiği şey de budur bence. Yani Cenab-ı Hakkın bize emrettiği şeyler, murad-ı ilahî olduğu kadar, fıtrat-ı insanîye de uygun olanlardır. Zaten tevhidî bakış, yani herşeyi yaratanın aynı Allah olduğu inancı, aynı elden çıkanların elbette birbirine de uygun parçalar olduğunu hatırlatır.

Bu nedenle bizim bakışımızda Kur'an'da olan, insanda ve kainatta da olandır. Çelişik değil uyumludur. Cetvelleri esma-i ilahîdir. Öyle olmak zorunda kalınılan değil, varlığın ve fıtratımızın da bizi zevkle ittiği yoldur. "Dinde zorlama yoktur" hükmü bu açıdan 'varlıkla uyumumuzu' da ifade eder. Din insanı fıtratının veya fennin aleyhine zorlamaz. Bilakis teşvik eder. Fakat haddinden taşmasını da önler.

"Allahın rahmetinden ümidinizi kesmeyin!" buyuran Allah, "Keserseniz ceza veririm!" diye değil yalnız, kesmek bizzat insana kötü geldiği için, yani Hz. Yunus'un (a.s.) ifadesiyle; 'nefsimize zulmetmek' olduğu için bunu yasaklar. İnsanın bu noktada vahye muhatap oluşunun da nedeni, Hz. Âdem'in tek ağaç sınavında gösterdiği gibi, zararına olduğu söylense bile zararlı olanı seçmeye meyli bulunmasıdır. Vahiy o zararlı şıkları seçmemeyi öğütler. Yine önce kendi iyiliğimiz içindir bu. Bizim içindir. Bizi esfel-i safilîne düşmekten kurtarmak içindir.

Ümitsizlik barbarlaştırır. The Colony filmini izleyenler hatırlayacaktır Laurence Fishburne ve Kevin Zegers'ın, insan doğası üzerine yaptıkları sohbeti. Fishburne der ki orada: "Umut olmayınca insan hayal bile edemeyeceğin kötülükler yapabilir." Filmin konusu da böylesi bir ümitsizlik sürecinin ardından 'ölü kardeşlerinin etini yiyebilecek kadar' yamyamlaşmış bir topluluktan kaçanların öyküsüdür. Karamsarlıkları, hayatta kalma hırslarıyla birleşince, bu insanları hayvanlardan aşağı düşürmüştür.

Benzer bir mesajı Noah filminde de görmüştüm. Pekçok noktadan eleştirilebilecek bu filmde birşeyin altını çok güzel çizmişlerdi kanaatindeyim: Vahiy olmadan insanın düşeceği yalnızlığı. Kabil soyundan gelenlerin kralı Samyaza'yı canladıran Nick Nolte'nin "Neden benimle konuşmuyorsun?" diye haykırdığı yerde bu mana iyice açığa vurmuştu kendini... Hem yalnızlardı hem de doğruyu bilmiyorlardı. Bu durum onları evlatlarını bile bir parça et karşılığında satacak kadar vahşileştiriyordu. Filmi izlerken nedense aklıma şu bahis geldi:

"İkinci kısım, lisân ile, kalb ile duâ etmektir; eli yetişmediği bir kısım metâlibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gâyesi, en tatlı meyvesi şudur ki: Duâ eden adam anlar ki, birisi var; onun hâtırât-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, herbir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına meded eder."

Birisinin işitiyor olması ne güzel! Yalnız olmamak ne büyük mutluluk âlemde! Fakat bu neşenin akabinde heyecanımdan orada da kalamadım. Aklıma şu ayet geldi:

"Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de, 'Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır' dedik."

Burada özellikle 'birbirinize düşman olarak inin' ifadesi içindeki hikmet, bana, tevbeleri kabul edilinceye kadar yaşadıkları yalnızlığı, düştükleri ümitsizliği ve bunun onları vahiyle okuyamadıkları (çünkü tevbeleri kabul edilinceye kadar vahye dair bir sessizlikle de cezalandırılmışlardı diye biliyoruz) varlığa karşı yaşadıkları yabancılaşmayı tek kelime içinde ders veriyor gibi geldi. Evet, düşmanlaşmışlardı, çünkü varlığı vahiyle okuyamamak, ona yabancılaşmayı beraberinde getirir:

"Hatta bir adam, 'Göklerde ve yerde ne varsa, Allah'ı tesbih eder!'  âyetini okudu, dedi: 'Bunun harika telakki edilen belâgatını göremiyorum.'

Ona denildi: 'Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle!' O da, kendini Kur'ân'dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki: Mevcudât-ı âlem perişan, karanlıklı, câmid ve şuursuz ve vazifesiz olarak, hâlî, hadsiz, hudutsuz bir fezâda, kararsız, fânî bir dünyada bulunuyorlar. Birden, Kur'ân'ın lisânından bu âyeti dinlerken gördü:

Bu âyet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki, bu ezelî nutuk ve sermedî ferman, asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinat, bir câmi-i kebîr hükmünde başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkât, hayattarâne zikir ve tesbihte ve vazifeler başında cûş u huruşla mesudâne ve memnunâne bir vaziyette bulunuyor, diye müşâhede etti.

Ve bu âyetin derece-i belâgatını zevk ederek, sâir âyetleri buna kıyasla, Kur'ân'ın zemzeme-i belâgatı arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâfâsıla idâme ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı."

İşte, arkadaşım, seni kelimelerimin ardından sürükleyişim bunun içindi: Biz, ömrü bin yılları kapsayan aynı insanız, yaşıyoruz, sınanıyoruz. Ve vahiy, hep bu insana, yani asl-ı insana, yani fıtrata temas ettiği için eskimiyor, taze kalıyor. Dersi her zamana tesir ediyor. Her zamanın insanı, aynı insan olduğu için özünde, ondan hissesini alıyor. Eskimemeye yol arıyorsan da burada ara. Değişmezlerin kitabı ancak odur.

 

 

 

 

 

 




Yazar :

Kategori :
Manevi Hayat
Okunma Sayısı
142