'Elif, Lâm, Mîm' diyor ki bana...

necaticetin | Pzt, 20/03/2017 - 14:49 | Makale
Manevi Hayat
499

'Elif, Lâm, Mîm' diyor ki bana...

Ahmet Ay

 

 

"Dinleyen susuz ve arayıcı olursa vazeden ölü bile olsa söyler."

Mevlana Celaleddin-i Rumî (k.s.)

 

 

 

'Elif, Lâm, Mîm' diyor ki bana: Hayat bazen şifrelidir. İkinci bir dikkat, bir odaklanma, ısrarlı bir nazar ister. Okutmaz hemen kendini. Mürşidimin dediği gibi: "(...) nazlanan ve istiğna gösteren nazeninlerin mehirleri dikkattir..." Kitapları suçlama. Dillerini anlayana kadar anlamsız şekiller gibi görünür harfler. Bu yüzden diyorum ki: Her okuyamadığını hakikatsizlikle itham etme. Belki bilmiyorsun. Belki sorun senin nazarında. Eşyada değil. Neden abeslikle itham ediyorsun varlığı? Anlam varlığa senin kattığın birşey değil ki. Ancak kabiliyetince okuduğun birşey. Bir kere de bakışının darlığından şikayet et. Böylesi bir istiğfar Rabbe duadır. Bakarsın nazarın da açılır.

Olma Firavun gibi kulelere sevdalı. Herşeyin üstünde olmaya heves etme bu kadar. Hz. Musa'nın (a.s.) Rabbine ayaklarının altında dünya ve kibir biriktirerek erişemezsin. Ona yakınlaşmak tevazu iledir. Acz iledir. Secde iledir. Dünya balığının karnında Yunus peygamberim gibi ol. Birşeyler içinden çıkılmaz geldiğinde; nefsine zulmedebilme ihtimalini düşün evvelce. Kusur sende olabilir. Bir aman ver, hüsnüzan ile bak, hemen duvağını açmayanlara. Gülümsemeleri için fırsat tanı asık yüzlülere. Güzellik bazen öyle büyük olur ki kuşatamazsın. Parçalarını görürsün ancak. Küllün kemali cüzde bulunmaz. Gözüne çarpan parçalar okunmuyor diye bütünün anlamını inkâr etme. Ne biliyorsun: Evveli hoş olmayanın ahiri hoş çıkar belki. Zaten bu evvellik/ahirlik var ya hep sendeki sınırlar. Ezel ve ebed sahibine kayıt mı var?

'Elif, Lâm, Mîm...' diyor ki bana: Bazen üstüne üstüne gelir herşey. Elif gelir, çözemezsin. Lâm gelir, çözemezsin. Mîm gelir, çözemezsin. Tıpkı Cebrail efendimin, Peygamberim aleyhissalatu vesselamı kucaklayıp sıkması gibi, sıkar yaşananlar da seni. "Oku!" der aslında o baskılar sana. Ama okuyamazsın. İtiraf edersin: "Ben okuma bilmem!" dersin.

İnsan anlayamadığına düşman olur genelde. Daha da çözemezse inkâra meyleder. Manasızlık bir nevi ölümüdür varlığın insanın nazarında. (Anlamsa hayattır.) Hayat mertebelerinde bir gerilemedir. Daralırsın. Akıl bir hisse ister her başa gelenden. Tanıplayıp bir yere koymak ister. Onun hissesini vermezsen hiçbir şeyi ardında bırakamazsın. Hep döner yakalar seni başını yastığa koyduğunda. Yahut yalnız kaldığında. Veyahut yağmur yağdığında. Ağırlaşır omuzların. Ağırlaştıkça içine çökersin. Arkanda bırakamadıkların bardağı doldurur. 'Bardağı taşıran son damla'dan öncesi, işte, o ardında bırakamadıkların, yani barışamadıkların, yani tanımlayamadıklarındır.

Bir yere bağladığın/bağlandığın zaman huzurludur dünya senin için. "İman bir intisaptır..." Bineğini bağlamak gibi birşey bu. En kıymetlilerini emin birine emanet vermek. Yükünü emniyetli bir yere bırakmak. Sonra da arkanda bırakmak. O sebepten "Huzur İslamdadır!" yazıyor mahyalarda arkadaşım. İslam; yani teslimiyet, kendini ve varlığı emin bir yere bağlamak bir nevi. Geri döndüğünde bulacağın bir yere. Bağlamak; 'emin olma' hali. Bağlanmak; 'elinden ve dilinden emin olunma.'

Peki, nereye bağlıyorsun? Elbette hakikat-i eşya olan esmaya. Eşyayı, esma ile birlikte okuyunca herşey yerli yerine oturuyor çünkü. Serseri değil hiçbiri; sahibi ve kanunu var, görüyorsun. İsmini bilmek, tanımanın alametidir. Tanımaksa, ünsiyettir, endişeyi giderir. Aklın omzundan atıyorsun tazyiki böylece. İnsansın en nihayet. Her gördüğünü bir ömür hafızanda taşıyamazsın. Bir ömür endişelenemezsin her kalbine girene. Unutmak da bir nimet. Birşeyleri arkada bırakmak da. Bilgini marifetle bağlayıp gemiye bırakmalısın. Yeni keşifler için rahatlamalısın. Tasın çok küçük. Omuzların zayıf. Hepsini bir anda tutamazsın.

Bediüzzaman diyor ki: "(...) sûrelerin başlarındaki huruf-u mukattaa ilahî bir şifredir; has abdine, onlarla bazı işaret-i gaybiye veriyor..." Bana sorsan hayat da böyle. Sana özel şifreleri var. Ehadiyet cilveleri. Serpiştirilmiş ömrün her köşesine. Okuyabilirsen; inayet, ikram, tevafuk, keramet diyorlar. Zaten Kur'an ile kâinat, nazarımda ikizkardeştirler. Birinde ne varsa, ötekinde de vardır. "Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır." Bu yüzden Elif, Lâm, Mîm'lere, Hâ, Mîm'lere; Elif, Lâm, Râ'lara rastladığında şaşırma. Hemen çözülmeyenlere alış. Hayatın bazı kareleri de böyle. Bazı parçalar kolay anlaşılmıyor.

Haydi bir kısmını çözdün diyelim. Bir üst mertebe yine nazarında şifreli kalıyor. Takılıyorsun. Hem sana çok güzel birşey söyleyeyim mi? Allah'ın en büyük nimeti, onu bilme yolculuğunun hiç bitmemesi bence. Nasihatim kendime ettiğimden farklı değil: Okuyamadığını inkâra girişme. Anlaşılmayanın da bir gün açılacağına dair açık bir kapı bulunsun kalbinde. Soruların duaların olsun. Uzanamadığın ciğere mındar demekten kurtul. Allah Resulünün sünnetine ittiba et: "Ben okuma bilmem!" de. Çünkü 'bilmediğini bilmek' büyük bir lütf-u ilahidir. Bunu itiraf eden ve azmeden kuluna, lütfeder Rabbisi, okumasını da öğretir. 'Elif, Lâm, Mîm' diyor ki bana: Öğrenmeye çalışan her talebe önce harflerden ötesini görmelidir.

 




Yazar :

Kategori :
Manevi Hayat
Okunma Sayısı
499