Hamd nasıl iyileştirir?

necaticetin | Pzt, 13/02/2017 - 14:56 | Makale
Manevi Hayat
834

Hamd nasıl iyileştirir?

Ahmet Ay

 

"Nebî sallallahu aleyhi ve sellemin huzûrunda bir kişi öbür kimseyi senâ etmişti. Bunun üzerine Resûlullah tekrarlayarak: Tuhaf şey? Sen (böyle övmekle) arkadaşının boynunu vurdun, yazıklar olsun sana! Sen arkadaşının boynunu vurdun, buyurdu. Sonra da: Sizden her kim (din) kardeşini her halde medhetmek mevkiinde bulunursa 'Fülân kişiyi (görünüşe göre iyi) sanırım. Onun muhâsibi Allah'tır. Ben, Allah'a karşı kimseyi (siyretiyle) tezkiye edemem. Onu şöyle şöyle kimse zan ederim, desin! Bunu da (hakîkaten) o kimseyi bu sûretde zan ediyorsa, öyle söylesin, buyurdu." (Kütüb-i Sitte, Hadis No: 1152)

 

Elhamdülillah demek, nefes almak gibi, rahatlatıcı. Yahut ciğerlerine dolan havayı özgür bırakmak gibi, saadet vesilesi. Başkalarına da böyle geliyordur tahmin ederim. Çünkü çoklarının, içindeki manayı tefekkür etmeden, sırf rahatladıklarını beyan edebilmek; ciğerlerinde kalan havayı, kalplerindeki sıkıntıyı dışarıya atıp kurtulduklarını gösterebilmek için onu söylediklerine şahit oldum. (Ben dışında mıyım sanki bu tesbitin?) Bunu ya ‘elhamdülillah’ diyerek, ya ‘oh’ çekerek, yahut da yalnız ‘Allah’ ism-i celilini telaffuz ederek yapıyorlardı.

Ciğerdeki havanın vatan-ı aslîsi olan semaya dönüş coşkusuna en yakın harf gibi geliyordu, h. Hatta bu coşkunun şiddetindendir ki, önünde engel kalmıyor, sadece geliş yolunun kenarlarına sürterek çıkardığı ses birikiyordu kulaklarda: ‘hhhhhh...’ İlginçtir, ‘hayat’ kelimesi de bu harfle söyleniyordu. Allah’ın bu yönünü tarif için kullanılan ismi de ism-i Hayy’dı. İlave olarak: Bediüzzaman’ın hava ayetinin sırlarını anlattığı nüktesinin ismi de Hüve Nüktesi’ydi.

Fakat durun. Nerelere gittim ben! Bunu konuşmayacaktım aslında sizinle. Hakkında konuşmak istediğim, hüve’nin veya hayat’ın h’si değil; hamd’ın h’si idi. Zaten başta elhamdülillah ile de bu yüzden giriş yaptım. Dikkat gerek: Abes ile hikmet arasında mesafe yalnız bir israfçıktır. Mübalağa ile aşılır. Tâli olana aşırı vurgu aslolanı abesleştirir.

'Hamd'ın da tıpkı elhamdülillah derken verilen nefes gibi rahatlatıcı bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Neden mi böyle düşünüyorum? Zira biliyorum ki; övünülecek herşeyin asıl sahibine terki, aynı zamanda, insan için kalbini avuçlayan ağırlıkların da terkidir. Ve insanın canını en çok taşıyamadıkları, (yani ‘mış gibi’ yaptıkları) acıtır. Hem demez mi mürşidim bu sadedde:

"Şu zamanın insanları, hırs ve tama' yüzünden, küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar. Benim gibi günahkâr bir biçareyi, sâlih veya velî tasavvur ederek, sonra bir ekmek veriyorlar. Eğer-hâşâ-ben kendimi sâlih bilsem, o alâmet-i gururdur, salâhatin ademine delildir. Eğer kendimi sâlih bilmezsem, o malı kabul etmek caiz değildir."

Sevmemeli insan iltifatları. Taşıyamadıklarını sevmemeli. Kanaatimce iltifat bazı insanlar için bir çeşit ‘borçlandırma’ yöntemidir. Dikkat edin, kim size azıcık iltifat etse, hakkını veremediğinizi açıklıkla beyan etseniz bile, bir süre sonra iltifatının hesabını sormaya başlar. Karşılığını ister.

“Çok iyi birisiniz!” dedi mesela. Veya “Çok cömertsiniz!” Siz de bunu bir gaflet anında kabullendiniz. Bundan sonra o kişi sizden iyilik istediğinde yapmayacak olursanız bu hanenize “Elinden gelmedi” olarak değil “Adam değilmiş!” olarak yazılır. İnsanlar iltifatları konusunda pek amansızdır. Meyvelerini almak noktasında pek acelecidirler. Neyi/kime atfederek övüyorlarsa aslında sırtına bir yük atarlar. İltifat kamburu ederler başkalarını. Onlar da bu yükü kaldıramadıklarını açıkça beyan edecek kadar mütevazi değillerse (burada mütevazi 'yüce gönüllüye' değil 'kendi gerçeğine gafil olmayana' karşılık geliyor) o vakit bir ömrü yapmacıklık ile yaşarlar.

Ben o yüzden daha namazın başlarında Fatiha’ya başlarken âlemlerin Rabbine hamdedilmesini çok hikmetli bulurum. Nihayetinde namaz, kulun, hayatın/kesretin içinde bir nefes almasıdır. Mülkün, melekûtun varlığını hissetmesi, soluklanmasıdır. İmanın ilk inşirahı budur. Elbette böyle bir nefes, bir rahatlama, önce üstündeki kurgu yükleri dünyada bırakmakla mümkün olabilir. Övgüye dair ne varsa hepsinin Allah’a ait oluşu, âlemlerin Rabbi sıfatını da zikretmekle, sadece yükünü değil, başkalarına yüklemekle kendine ve başkalarına yaptığın haksızlıkların da sıkletini bırakmaktır.

Kimi haddinden fazla övdün, bil ki, ona zulmettin. Kimi o övgülerine güvenip fazla sevdin, bil ki, kendine zulmettin. Onun olmayanı ona vermek ve kendinin olmayanı kendine almak, ikisi de hata. Bu hamdların hep iki yüzü var. Bir yanda üzerine yüklenen yükü bırakıyorsun, diğer yanda başkalarına haksızca yüklediğin yükleri omuzlarından alıyorsun. Tek âlem sen değilsin ki. Her insan başka bir âlem. Hatta insanlar sayısınca âlemler var da âlemlerin sayısı yalnız insanlarla sınırlı değil.

Akıllı olan adam, görevi olduğu için değil yalnız, canı istediği için hamdetmeli. Çünkü zaten canı onu istiyor. Kâlubela bunu doğrular: Yani canın istediği de, mantıklı olan da, fıtrî olan da, mecbur olunan da Odur. Allah kime/neyi sevdirse muhtaç olduğu için sevdiriyor. Kimden neyi istese 'bizzat kendisinden istenen ona muhtaç olduğu için' istiyor. Şimdi anladın mı ‘elhamdülillah’ dediğinde neden rahatlıyorsun? Neden hava, hürriyetine uçan güvercin gibi, coşkuyla ellerini terk ediyor? Herşey ne kadar ahenkli aslında. Huzursa bu ahengin keşfi. 

 




Yazar :

Kategori :
Manevi Hayat
Okunma Sayısı
834