Kemal Sayar: İnsanda, insandan öte bir menzil var

necaticetin | Per, 22/08/2019 - 16:28 | Makale
Psikolojik Hayat
144
Kemal Sayar: İnsanda, insandan öte bir menzil var
 
"Tıpkı amellerimizin, niyetlerimiz muvacehesinde değer kazandığı gibi arayışımız da aradığımız şeye göre değer kazanır. Mevlana, çölde susuzun suyu aradığı gibi, suyun da susuz dudakları aradığını söylüyordu. " Hacer Yeğin'in söyleşisi.
 
Psikiyatristlik, akademisyenlik, yazarlık ve hatta şairlik, tv/radyo programcılığı, köşe yazarlığı; yerli yabancı yayınlar, moderatörlük, babalık ve eşlik… Bunca geniş ve çeşitli bir spektrumdan ötede ve ziyade Kemal Sayar aslında kimdir?
 
Bu çetrefil bir soru; “Kimseler izlemediğinde kimsin sen?” yerinde olup olmadığı da ayrı bir analiz ve izaha muhtaç hatta. İnsan, sosyal rolleri veya ifa ettiği eylemleri geçici olarak üzerine giyinip çıkararak yaşamıyor. Alışkanlıklarımız bizim ikinci doğamız hâline geliyor yani bunları yapmadığımda da yine yapıyormuş gibi eyleyen biriyim. Tabii, toplum önünde ifade edilmesi gerekmeyen şahsi bir yaşam ritmim, zevk aldığım peyzajlar, yorgunluğundan kaçındığım tercihler de var.
 
“Şifa veren seni erişkin hayatına bir yaralı ceylan olarak saldıysa bu; diğer yaralanmışları daha iyi anlayabilmen içindir. Onları iyileştir, onlarla iyileş." diyorsunuz. Modern zamanlarda kendi nefsiyle ve maddi/manevi ihtiyaçlarıyla sürekli meşgul olan bizler için bu, nasıl mümkün olabilir?
 
“Collaretal beauty” diye bir tabir var, “talî güzellik” belki tam karşılamıyor. Asıl zarar veren eylemin hedeflediğinden başka istenmeyen veya öngörülmeyen hasarlara tali hasar deniyor malum; tali güzellik de aynı şekilde asli nitelikteki bir acının oyduğu bir boşluğu arayan onu gereksinen güzellik. Maksim Gorki’nin “Ana” romanındaki çok meşhur ama bir o kadar da doğru bir sözü var “ Ne güzel gülüyorsun Andre! Oysa çok gülenlerin yüreğinde keskin bir acı saklıdır.”  Bu bir gerçek, insanlar acı çekmeden önce henüz ham olur, ya acı çekmeden vasatın ikliminde çürürler ya da acıyı göğüsleyip yanarlar ve pişerler. Aslında bu, başımıza gelen, maruz kaldığımız şeylerden de bağımsız olarak, acı çekmeyi göze almamızla ilgili bir şey. Yaralanmamış bir insanın var olması neredeyse imkânsız, dünyaya gelmekle bile yaralanır bazıları. Kökensel- radikal bir kopma ağrısından muzdarip oldukları için onların nihai bir dermanı olmaz zaten, her ne meşrepten ve acıdan gelirse gelsin bir başkasına merhem sunarak rahat bir soluk alanlar, böyle insanlardır. Rahat döşekleri, makamları, varsıllığı terk edip yola düşenler de bunlardan çıkar. Ama belli bir tür acının rahlesinden geçmiş insan da muhatabındaki acıyı tanıyabilecek bir ülfete kavuşur. Modern ya da değil zaman var oldukça bir insanın yüzüne dikkat edebildiğimiz sürece acıdan mahfuz değiliz, çok şükür. Çünkü bön bir eğlence konforunu kıran sevincimizin yuvası da budur.
 
Olmak Cesareti’nde; “Varlığın ölüme aktığı bir dünyada, bizi canlı kılacak şey; hayatı gerçekten yaşamaktır." demiştiniz. “Ölmeden önce ölmek” zaruretinin, hakikâte dirilmek ayrıcalığını bununla İlişkilendirebilir miyiz?
 
Modern zamanların ölüm algısı, yaşamın karşısında yer alır, dikotomik bir pozisyonu vardır: Oysa geleneksel manada yaşamın karşısında yer tutan şey, yaşamamaktır. İmam Şafi’nin ifadesiyle: "Diyelim ki öldüm, bu bir yoldur." Yaşam, bir irade, bir cesaret alanıdır. Ölüm, çok güzel bir resmi öne çıkaran bir çerçeve gibi ihata eder ömrü. Aslında çok basit bir ifadeyle: “Sonunda ölüm var, hiçbir şeyin daha ciddi bir müeyyidesi olamayacağına göre” kendi değerlerimiz ve irademiz doğrultusunda yaşamaya, hayatımızı Allah’ın bizden, bizim de ondan razı olacağımız bir şekilde inşa etmeye cesaret edebilmemize yarar, ölüm. Hiçbir kınama, hiçbir acı sonsuza kadar sürmez, o hâlde bir “var olma” fırsatımız vardır. Çok ilginç bir şekilde Nietzsche, kendi döneminin “son insan”ına bunu: “Eğer tekrar tekrar hayata gelecek olsanız her defasında nasıl bir aynı hayatı yaşamayı istiyorsanız o şekilde yaşamayı seçin” mealindeki bengi, dönüş kuramıyla anlatmaya çalışmıştı. Nihai kertede, ölüm mukadderattır, yaşamlarımız ise bizim yapıp ettiklerimize bağlanmıştır.
 
“Yaşlanmak Başlanmaktır”, “Biraz Yağmur Kimseyi İncitmez”, “Kendi Önünüzden Çekilin”, “Ruhun Gözyaşları” ve daha niceleri… Denemenin sizin nezdinizde apayrı bir yeri olduğu aşikâr. Neden, diğer türlerden farkı nedir diye sorsak?
 
Roman yazabilseydim onu yazardım veya hâlen iyi şiirler kurabilseydim şiir yazardım. Ben bir akademisyenim aynı zamanda mesleki alanda yapılan yayınlar malumunuz, zorunlu olarak belirli bir üslup ve metodu gereksiniyor. Ancak, ilgilendiğim, kendime dert ettiğim yahut beni etkileyen başka fragmanlarla, mevzularla karşılaşıyorum.
 
Eser neşredip neşretmemesinden bağımsız olarak, bazı insanların dünyaya bakışlarında bir poetik algı, şairâne ve sezgisel bir tasavvur vardır. Bu, benim de sevdiğim ve içinde rahat ettiğim bir tavır; işte alâkamı celbeden bir mevzuda bu tercihi yansıtabileceğim şekilde kelimeleri kullanabilmem, deneme tarzının bu özgür bırakan yanı, uzun süredir bu türde yazmamın sebebi.
 
Ayrıca, akademik yayınlardan ve hatta şiir yahut romandan daha fazla sayıda insana ulaşma imkânını sağlaması da bir başka pratik sebep.
 
Psikiyatri içi ilgi alanlarınızı; kültürel psikiyatri, psikosomatik tıp, anksiyete bozuklukları, ergen psikiyatrisi, intihar davranışı, kronik ağrı sendromları olarak sıralayabiliriz. Bu alanlarda hatırı sayılır çalışmalarınız var. Sizin psikiyatri tanımınız nedir, “cana şifa, derde deva” olurkenki içsel motivasyonunuz ne oluyor?
 
Psikiyatri’nin bir etimolojik anlamı var, Yunanca’da ruh anlamına gelen psükhe ve tıbbi- tedavi anlamına gelen iatrikos-iasthai kelimelerinin bileşiminden oluşmuş bir meslek adı; “ruhun tedavisi” olarak ifade edilebilir. Psikiyatristler beynin üst işlevleriyle davranışsal tezahürlerle ilgileniyor, spesifik olarak. Mesleki açıdan ilaç tedavileri daha sınırlı alanda uygulanırken psikanaliz çok daha geniş bir yelpazede asıl veya yan tedavi yöntemi olarak uygulanıyor yaygın olarak. Benim, kendi adıma tanımım; “elem doktorluğu” ya da hekimliği psikiyatri için. Her zaman tekrarlamaktan zevk aldığım bir Irvin Yalom sözü ise psikoterapiyi; “biri diğerinden biraz daha dertli iki insanın buluşması” olarak tarif ediyordu.
 
Psikiyatrinin yanı sıra antipsikiyatriye yaptığınız katkılar da çok değerli. Bu alanda çağın bilimsel metodolojisinin dışında takip ettiğiniz farklı bir usül var mı, biraz tarif eder misiniz?
 
Çevirmenliğini de yaptığım R.D. Laing’in Yaşantının Politikası kitabı bu alandaki öncü eserlerden biri olarak mesleki bir eleştiri kazanmamda etkili bir çalışma. İnsanı şeyleştiren bir psikiyatrik anlayışı sarsmıştır Laing. “Bizim medeniyetimiz yalnızca içgüdüleri, yalnızca cinselliği değil fakat herhangi bir aşkınlık biçimini de baskılamaktadır. Tek boyutlu insanlar arasında diğer boyutlara ilişkin tamamen yadsıyıp unutamadığı ısrarlı yaşantıları olan birisi ya da başkaları tarafından yok edilme ya da bildiklerini açıklama riskini taşıyacaktır. Adına akıllılık, normallik, özgürlük dediğimiz hâlihazırdaki deliliğimiz bağlamında bütün referans çerçevelerimiz müphem ve belirsizdir... Vurgulamak istediğim şu ki bizim ‘normal’, ‘uyum sağlamış’ hâlimiz sıklıkla vecd hâlinden feragat, gerçek potansiyellerimizin inkârı, yanlış bir kişilikle yanlış gerçekliklere uyum sağlamamız anlamına geliyor.” diyordu; Bölünmüş Kişilik kitabına yazdığı önsözde. Ben de danışanlarımı hastalık kategorilerine hapsetmektense onları insan olarak anlamaya çalışmak, anlatamadıkları o şeyin ne olduğunu çözebilmek için onların diline uyum sağlamak, onu öğrenmek yöntemini tercih ederim. Sözcüklerin çift ya da çoğul anlamlılığı buna mukabil tavırların eşsizliği ve düşlemin özgünlüğü şahsen de keşfetmekten zevk aldığım geniş bir ufuk. Laing’den alıntıyla yine “Gerçekler bile gerçekleri görecek uygun yöntemler olmadığında kurgulara dönüşürler.”
 
Psikiyatri ve psikoloji akademiasının tabiat bilimlerine öykünerek kendilerini katı bilimin sınırlarına hapsettiğini gözlemliyoruz. Oysa sizin insanı hak ettiği derinlikte ve genişlikte ele aldığınızı okuyabiliyoruz. “İnsan denen muamma”nın yolculuğuna şâhitliğinizde, sizin en çok dikkatinizi çeken unsur nedir?
 
William Chittick’in “ Allah hakkında bilgi, insanların ona her iki gözleriyle de bakmaları ve görmelerini gereksinir” mealinde bir tespiti vardı, bunun dışındaki tek gözle bakışı şirkin bakışına benzetiyordu. Tenzihte sonuna kadar sınırları zorlayan rasyonel akıl da teşbihte tüm ayrımları kaldıran panteizm de Allah’ı, varlığı, insanı anlamakta parçalanmış ve hakikât arayışında elverişsiz bir yöntemdir. İnsan, tek boyutlu olmaktan en uzak olan entitedir. Onu, sadece aksamına göre değerlendirmek, fiziksel ve biyolojik organizması ne kadar komplike olursa olsun onun hakkını vermeyecektir; yahut sadece sosyal ilişkileri, tarihi, arzuları- korkuları çerçevesinde ele almak. İnsanda, insandan öte bir menzil var, onu kavramak için anlamanın tüm imkânlarını seferber etmek en uygun ve etkin yöntem bence. Bilimin de yönelimi bu kavrayışa doğrudur.
 
“Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır.” Bu kadar kafa karışıklığının olduğu kaotik bir çağda aramanın bir anlamı kaldı mı, kaldıysa nedir?
 
İnsanda bir anlamı olan şey; hâlen daha aramaktır. Cevaplarımız değil sorularımızla insanız. Cevaplarımız birçok kesişimin uzlaşması iken bizim nihai endişemiz, sorularımızda belirir. Muttasıl aramak, aradığına layık olmak için ilk şartımız. Tıpkı amellerimizin, niyetlerimiz muvacehesinde değer kazandığı gibi arayışımız da aradığımız şeye göre değer kazanır. Mevlana, çölde susuzun suyu aradığı gibi, suyun da susuz dudakları aradığını söylüyordu.
 
Niyazî Mısrî’nin beyitleriyle;
 
Âdemin gönlü evinde bahr-ı ummân gizlidir,
Daimâ susuz gezüp ummânı bulmazsa ne güç.
 
Şol fakîr olup gezenlerde hazine dopdolu,
Say’edip ol kenz-i bî-pâyânı bulmazsa ne güç.
 
Fakr-i fahrî devletine erişen Sultân olur,
Fakr-i tâmme erişip Sultânı bulmazsa ne güç.
 
Herkesin derdine dermânı yine derdindedir,
Derdinin içindeki dermânı bulmazsa ne güç.
 
“Merhamet” adlı eserinizin önsözünde babanızın vefatının akabinde kaleme aldığınız hissiyatınızı okuyoruz. Okuyor ve hepimiz babalarımızla ünsiyet kuruyor, hisleniyor, içleniyor belki derin pişmanlıklara gark oluyoruz. Size göre kimdir “baba”, “oğlu/kızı” için ne ifade eder?
 
Hüsrev Hatemi Hocanın o çok güzel mısralarıyla; “Babalar paltolardır, siyah, gri, lacivert/ Her pederin pederi kendi yüreğine dert.” Baba’nın pozisyonu tüm psikoloji biliminin sacayağından biridir. Sadece Freud’un Totem ve Tabusu değil Lacan da Babanın Tüm Adları diye ifade ettiği teorisiyle babanın sembolik olarak değerini anlamaya çalışmışlardır. Baba, bizim evlat olarak değil insan olarak onay görme ihtiyacımızın mücessem hâlidir. Annenin bakışındaki bizi aynalayan onay, sevilebilir olduğumuzla daha ziyade ilişkiliyken babanın onayı; var olmaya layık olmamızla da ilgilidir. Bu yüzden babanın yitimi, bir tür varoluşsal boşluk yaratır; geride bıraktığı acının yanı sıra.
 
Tabii, Judeo-Christian kültür, kanın bir gerilim unsuru olduğu bir kültürdür; orada oğullar ve kızlar babalarıyla çatışarak ve bir trajedi yaşayarak var olmaya hak kazanırlar. Bizim Orta Asya menşeli kültürümüzde ise babalar çocuklarıyla barışarak onlara var olma iznini verir. Babanın adı, üzerimizde Demokles’in kılıcı değildir, işin sonunda gölgelik bir sayvandır. Onun hayır duası, duaların en makbulü kabul edilir. Babalar, bizde çocuklarını esirgeyerek sever, bizim de babalarımızın sevgisine iştiyakımız o oranda buruk, çekingen ve güçlü oluyor. Bu, özellikle baba-oğul arasındaki mücadele ve onay arayışında baskın bir unsur.
 
“Biraz yağmur kimseyi incitmez.” diyorsunuz. “Hız, bizi uyuşturuyor. Artık her yerde ve hiçbir yerdeyiz. Aslında bütün varlığımızla hiçbir yerde değiliz, parça parça orada ve buradayız. Hızlandıkça zaman kazanmıyor, sadece parçalanıyoruz.” diyorsunuz. Modernitenin iyice demlenerek teslim aldığı bize ait olmayan hayatlarımıza bu türlü bir parantez açmak için nereden başlamalıyız?
 
Zaman yaratmak gibi bir mucize yeteneğimiz olmasa bile israf edilen boş vakitleri değerlendirebiliriz, günlük yaşamımızda. Kalbimize yakınlaşmak için hafta sonunun, yıllık iznin, emekliliğin gelmesini bekleyemeyiz. Zaten insan itiyad üzere yaşar, alışkanlıklarımız zincirlerimiz. Velev ki o boş zamanlar gelse bile yapacak hamle sayımız büyük oranda kırılıyor kendimizi dönüştürdüğümüz şey yüzünden.  “Amellerin en hayırlısı az da olsa sürekli olanıdır.” anlayışı bu değişimin temeli. Düzenli olarak sevdiklerimizle yüz yüze içten sohbetler yapabilmek, muhtaca ve âcize el uzatmak, edebiyat, sanat ve müziğin açtığı manzarada güzellikle hemhâl olmak, ibadet ve tefekkür edebilmek, tabiata açılabilmek için fazla mesaiden, yol trafiğinden, boş insanlardan ve boş konuşmalardan, televizyon ve ekran karşısında sürüklenmekten söküp geri almalıyız zamanımızı. Başkalarının yaşadığı gibi yaşamak zorunda değiliz. Bizim asli vazifemiz; sadece bize emanet edilmiş kendi özgün biricik hayatımızı ifa etmek.
 
Son kitabınız; “Başı Sınuklar İçin Klavuz”(2019) ‘a dair; “Bu kitap, dünyaya düşmekle başı yarılanlar ve kalbi kırılanlar için” diyorsunuz. İyileşmek için özellikle ne öneriyorsunuz?
 
“Başı sınuklar” Fuzuli’nin bir beytinden alınan bir ifade. “Sitemin taşıyla başı sınuk, bedeni şîkeste Fuzûlî'yem. Bu alâmet ile bulur beni soran olsa nâm-ü nişânımı” diyor. Başı Sınuklar İçin Klavuz, kalbi kırılmışlar, mahzunlar, gönlü kırıklar, tutunamayanlar için yazılmış bir mektup. Aslında bir yandan kendim de bir başı sınuğum. Psikolojide bir tabir vardır: ‘Yaralı şifacı. Bizler danışanlarımızla aynı denizin balığıyız, aynı çağın ve aynı toplumun sorunlarıyla çarpışa çarpışa ilerliyoruz.
 
Modern insanın en büyük problemi bir varoluşsal boşluk içinde yaşaması. Geçmişin emniyet istihkâmları bir bir düşüyor. Kaygı, insanda varoluşsaldır ancak ifrada kaçan her şeyin patolojikleşmesi gibi kaygı da insanı, içinde soluyup zehirlendiği bir odaya hapsetmiş durumda bugün. Emniyet kaynaklarının yerini alacak yeni bir enstrümanımız yok. Bu da insanları, ruhsal istinad noktası bulmaksızın bir boşluk içinde bırakıyor. Baktıkları her yön, onlar için aynı vaadsizlikle yüklü. Bütün bunların neticesinde de ruhsal sıkıntılar tırmanıyor. İnsanlara, cam bir kavanozdan çıkışı bulmaları için yardım etmeye çalışıyoruz.
 
Ötekine emniyetin kalmadığı bir dünyaya hızla yol alıyoruz. Bunun panzehiri ise kaybettiğimiz değerleri hatırlamak. İnsanın bu hayatta niçin yaşadığına dair bir anlam duygusu olmalı. Bir istinad noktası olmalı. Orada durarak hayatı daha iyi anlayabileceği bir referans çerçevesi olmalı. Bu boşlukta daha fazla örselenmek istemiyorsak hayatımızın içindeki saklı duran anlam duygusunu, hayreti, şairane bakışı yeniden keşfetmemiz, gerekirse icat etmemiz gerekiyor. Değer eksenli bir hayat, kaybetme riskini ortadan kaldıran bir hayattır, yenildikçe büyüyen zaferler ancak ve ancak değer odaklı eylemlerin fâillerine ait olabilir. 
 
İnsanı diri tutan şey, canlı yüz yüze insan ilişkileridir. “İnsan, insanın yuvasıdır” diyorum. Bu sebeple depresyona karşı en iyi ilaç da dostun omuz hizasındaki duruşu, yarenin tatlı dili, güler yüzüdür.
 
Röportaj: Hacer Yeğin
KAYNAK: dunyabizim.com



Yazar :

Kategori :
Psikolojik Hayat
Okunma Sayısı
144

Makaleler Yorum ve İçerikler