Mustafa Ulusoy: hayatın başına gelen her şey hasendir

necaticetin | Çrş, 12/09/2018 - 14:39 | Makale
Psikolojik Hayat
195
Mustafa Ulusoy: hayatın başına gelen her şey hasendir
 
"Mutlak Yaratıcıya iman etmek dünyanın en zor, kahramanca ve cesur işidir. İman etmek demek, yani Mutlak Varlık’a teslim olmak demek aynı zamanda insanın kendisinden vazgeçmesi demektir." Büşranur Kazancı ve Esad Eseoğlu’nun röportajı.
 
Hayatınıza baktığımız zaman tıp fakültesiyle başlayan süreç, psikiyatriyle devam ediyor. Ardından psikoterapiyle devam ediyorsunuz. Tıp fakültesindeki yoğun süreçten psikiyatriye geçiş, zihin dünyanızda nasıl şekillendi?
 
Uzmanlık dalı olarak psikiyatriyi seçmemde yazarlık motivasyonu önemli bir rol oynadı. Yazarlık serüvenim de şöyle başladı: orta birinci sınıfta edebiyat öğretmenimiz bir kompozisyon ödevi vermişti, yaptığım ödevi çok beğenmiş ve sınıfa okuyup bana “Sen yazar olmalısın” demişti. Bu olay zihnime yazarlıkla ilgili bir tohum attı. Lisede bir gazeteye gönderdiğim yazı yayınlanınca “Neden olmasın?” demiştim, bu da oldukça teşvik edici oldu. Üniversitede de dergilerde yazılar yazmaya başladım. Böylelikle yazarlık serencamı başlamış oldu. Sonradan da bir uzmanlık dalı seçme aşamasına gelince zaten lise yıllarından beri zihnimin bir yanında olan psikiyatriye geçiş yaptım. Çünkü yazarlığı en iyi besleyecek uzmanlık dalı psikiyatriydi.  
 
Yani siz tıp fakültesiyle başlayıp psikiyatriyle başlayan bir süreçle değil de, psikiyatriyle başlayan bir süreçle yaklaştınız olaya?
 
Hekim olma arzumla yazar olma arzum hep birlikte ilerledi. Lise sonda psikiyatrist rahmetli Ayhan Songar’ın kitaplarını okumam psikiyatristlikle yazarlık arasında bir bağ kurmama vesile olmuştu. Bir ara dahiliyeye meyleder gibi oldum çabuk vazgeçtim onlardan. Yazarlık burada esas belirleyici unsurdu.
 
Yazarlığa eğiliminiz olduğuna göre okumayı da çok sevdiğinizi söyleyebilir miyiz? Edebiyatla da bir haşır neşirlik söz konusu muydu?
 
Evet, böyle diyebiliriz. Sungurlu’da ilçe halk kütüphanesinde epey kitap okumuşluğum vardır. Oranın müdürü, rahmetli pederimin arkadaşıydı, onun da önerileri olurdu. Kütüphanenin müdavimiydim.  Ama edebî metinleri yoğun şekilde okumam, psikiyatri uzmanlığını bitirince başladı.  Önce psikiyatriyi halletmem gerektiğini düşünmüştüm. Oraya yoğunlaştım. Orada bir yetkinlik hissetmek istedim. Psikoterapi kitaplarını çok yoğun okudum uzmanlık sürecimde. Edebiyatı bırakmadım ama ağırlıklı olarak psikiyatriyle hemhâl oldum bilinçli bir tercihle. Edebiyat uğruna psikiyatri bilgi birikimimin zayıf ve geride kalmasını istemiyordum. Ama psikiyatrist olduktan sonra edebî metinlere ciddi ağırlık verdim.
 
Okuma sürecinde psikoloji kitaplarına yoğunluk verdiğiniz bir dönem oldu yani?
 
Evet. Psikiyatriyi bitirip uzman olduktan sonra da psikoterapi okumalarını bırakmadım ama edebî okumalarım kat kat fazlalaştı. İlginç olan şu: psikiyatriyi ve psikoterapiyi sağlama aldıktan sonra edebi metinler benim için psikoterapi metinleri gibi gelmeye başladı. Arının çiçeklerin özünü alması gibi, edebi metinlerden insana dair özleri almaya başladım. Edebi metinlerin insanı anlamam da bana ciddi katkısı oldu. Ama psikiyatri ve psikoterapi metinlerine vakıf olmasaydım edebi metinlerden bu kadar faydalanabilir miydim, hiç zannetmiyorum.
 
“Hayatta her şey her şeyle bağlı”
 
Peki, başlangıçta zorlu bir tıp fakültesi eğitimi süreci yerine psikoloji okumak gibi bir ikileme düşmediniz mi? Gerçi çalışmayı seven bir yapınız varsa, burada kullandığımız ‘zor’ kelimesini de kabul etmiyor olabilirsiniz.
 
İlkokul üçüncü sınıftan itibaren daha net olmak üzere çocukluğumdan itibaren hekim olmak en büyük idealimdi. Evet, tıp fakültesi gerçekten çok zaman ve emek gerektiren bir eğitim süreci. Lakin şöyle bir şey var. Hayatta her şey her şeyle bağlı… Bir konuya harcadığınız yoğun emek başka konularda da sizi besliyor. İyi bir tıp fakültesi öğrencisi olmak disiplinli çalışma alışkanlığı kazandırdı mesela. İyi bir hekim olmak için hastalarınızı dinleme ve anlama kabiliyetini geliştirmeyi gerekli kılıyor. Ayrıca hekimliğin sezgi kuvvesini geliştiren bir yanı da var.  İyi bir dinleyici ve gözlemci olmak, sezgisi yüksek olmak insanın yazarlık yönünü de beslemiş oluyor.  
 
Gençler olarak, sizlerin hayatlarınıza bakıp yaşadığınız uzun serüvenleri gözlemliyoruz. Ve o an “Mustafa Ulusoy böyle bir serüveni hayal ederek başladı” diye düşünebiliyoruz. Muhtemelen uzak hayaller vardır, ama her biri adım adım gerçekleşmiştir.
 
Adım adım, evet. Basamak basamak. Bu çok önemli bir mevzu. Üniversite birinci sınıfta roman yazacağımı bilmiyordum mesela, öyle bir hayalim de yoktu. Psikiyatri uzmanlığını bitirdiğimde ilk defa, roman yazmalıyım diye karar verdiğimi hatırlıyorum. Onu da anlatayım.
 
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da varoluşçuluk halk nezdinde çok büyük bir yaygınlık kazanıyor. Jean- Paul Sartre, Albert Camus gibi yazarların çok büyük katkısı olduğu söyleniyor bunda. İlginç olan şu: Sartre’ın büyük hacimli, Hiçlik isimli bir kitabı var. Kendi felsefesini anlatıyor. Avrupa’da pek bir insanın okuduğunu zannetmiyorum ama meselâ Bulantı romanını Avrupa’da belki okumayan kalmamıştır. Albert Camus’nun inkârcı varoluşçuluğa dair romanlarını okuyup da etkilenmeyen bir kitle yoktur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, özellikle inkârcı varoluşçuluğun Avrupa’da yaygınlık kazanmasının Camus ve Sartre gibi inkârcı varoluşçu filozofların romanlarıyla olduğunu söyleyen bir metin okumuştum. O an kafamda bir şimşek çaktı. “İman hakikatlerinin, insanların varoluşsal problemlerine nasıl bir çözüm sunduğu neden roman olarak anlatılmasın?” diye, ilk defa o zaman sordum kendime. O zamana kadar varoluşsal sorunlara iman hakikatlerinin nasıl şifa olacağına dair bilimsel kitaplar yazma fikrine sahiptim. Avrupa’da inkârcı varoluşçuluğun formel felsefe kitaplarıyla değil romanlarla yaygınlık kazandığı bilgisinden sonra, Allah nasip ederse ben roman yazacağım dedim.
 
İnkârcıların işi zor, çünkü…
 
Varoluşçuluk psikolojide, kendimizi en yakın gördüğümüz ve etkilendiğimiz akımlardan birisi. Yalom da ölümden söz ederken, bu kaygıyla baş etmek için iki kaçış noktasından bahsediyor: ya ölümü “Bana olmaz” diye yok saymak ya da nihai bir kurtarıcıya inanmak… Bizim anladığımız ikincisini, yani nihai bir kurtarıcıya inanmayı kolaya kaçmak olarak yorumluyor. Hatta Nuri Bilge Ceylan’ın yönetmenliğini yaptığı, 2018 Haziran çıkışlı Ahlat Ağacı filminde de buna dair, inanmanın kolaya kaçmak olduğuyla alâkalı, bir diyalog vardı. Böyle bir fikir var. Bizim inancımızda ise ‘inanç’ kelimesinin altı çok dolu. Bunu nasıl açıklıyoruz?
 
Bakırköy Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’nde asistan olarak çalışırken bir gün hastane kafesinde kendisi de yazar olan, ‘inkâr ehli’ psikiyatrist bir arkadaşla oturuyorduk. Müstehzi bir edayla “Mustafa, sizin işiniz dünyada kolay. İman edip, her şeyi bir Yaratıcıya veriyorsunuz. Sırtınızı ona dayıyorsunuz. Rahatsınız. Biz inkârcıların işi zor çünkü ölümü ve hayatı göğüslemek zorunda kalıyoruz.”
 
Cesurca olduğunu söylüyor yani?
 
Evet. Bahsettiğiniz şekilde iman etmenin, Mutlak bir Varlığa dayanmanın kolay bir yol, bir kaçış; inkâr etmenin ise cesurca, kolaya kaçmayan bir tercih ettiğini ima etti ki, bu Yalom’a mahsus bir sav değildir. İnkâr ehlinin, iman ehlini küçümsemek için asırlardır kullandıkları temel argümanlardan biridir bu. Neyse. O arkadaşın söyledikleri kafama takıldı. Uzun uzun düşündüm. Onun üzerine Nietzsche ve Babaannem yazısını yazmıştım.
 
Aslında işin hakikati inkâr ehlinin iddia ettiği gibi değil. İnanmanın ne olduğu konusunda ciddi bir mâlûmât eksikliği var. İman, teslim olmaktır. Bir daha tekrarlıyorum, iman teslim olmaktır. Mutlak bir varlığa kendimizi teslim edebilmek… Bu minvalde, Mutlak Yaratıcıya iman etmek dünyanın en zor, kahramanca ve cesur işidir. İman etmek demek, yani Mutlak Varlık’a teslim olmak demek aynı zamanda insanın kendisinden vazgeçmesi demektir. Örneğin hayatta bir başarı elde ediyorsunuz. İman eden insan ne yapar? Bu başarıyı kendi sahiplenmez. Ne der? “Bu benim başarım değil. Bu mutlak Rabbimin, sonsuz kudreti ve merhameti olan Rabbimin bana ihsanıdır.” Sonra ne der? “Bütün övgüler Allah’a aittir.” Bütün övgüler Allah’a aittir diye iman edebilmek insanın benliğine, egosuna ve nefs-i emaresine o kadar zor gelir ki, içinizdeki ego, nefs-i emare bu sonsuz önemli hakikate direnir, itiraz eder: “Hayır, bu benim başarım. Yaratıcı ile ne ilgisi var. Yaratıcı bu işlerle uğraşır mı? Bak, çalıştın çabaladın ve başardın. Övgüyü hak eden benim.”
 
İnsanın nefsi bir tarafa düşer aklı, kalbi, vicdanın bir tarafa. Arada çetin bir mücadele başlar. Akıl, kalp, vicdan, ruh konsorsiyumu ise bilir ki, insan evet çalışıp çabalamıştır ama çalışıp çabalama fiilini dahi yaratan Yaratıcıdır. Müthiş bir mücadele sahne bulur insanın iç aleminde. Neticede mümin bu mücadeleyi kazanandır. Nefs-i emaresine teslim olmayandır. Nefs-i emaresinin tahakkümüne izin vermeyendir. Egosunun övünmesinden vazgeçendir. “Ben başardım” demenin hazzını reddedendir mümin. Bu kahramanlık değil de nedir? İnkâr ehli ise bu mücadelede nefsine yenilendir. Nefsinin tahakkümüne boyun eğendir.
 
Bu hayatın bize ait olmadığına, Yaratıcı tarafından bize emanet olarak verildiğine iman etmek, Malik’ül Mülk’ün O olduğuna iman etmek… Bu kolay bir şey mi Allah aşkına? Bu hakikate inkâr ehli teslim olabiliyor mu? Dünyanın en zor işi “Benim bir Malik’im var,” demek değil mi?  “Ben kendi kendimin sahibi değilim, benim bir Yaratıcım var, ben yaratılan bir varlığım.” demek çok kahramanca bir ifadedir, cesaret ister.
 
Kâfir, ‘kendinden vazgeçemeyen insan’ demektir
 
Kendini yok sayma söz konusu…
 
Evet, aynen. Hiçleştiriyorsunuz kendinizi. Bu hiçleştirme Yaratıcı karşısında bir hiçleştirme. Yaratıcı karşısında sıfırız, yokuz neredeyse. İlim, kudret, kuvvet açısından “Allah’ım ben bir hiçim, bende var olan bütün her güzel, iyi, hayırlı şey senden geliyor, benden zuhur eden tüm kötülükler, seyyieler ise bendendir.” diyoruz. ‘İnkâr ehli’ ise “Hayır, ne yaratıcısı? Bende var olan bütün şeylerin sahibi benim. Bütün güzellikler, elimden çıkan iyilikler… her şey bana aittir!” diyor. Bedeninin, aklının, ruhunun, duygularının ve elinden çıkan her güzel şeyin kendisine ait olduğunu söylüyor. Bunu demek kolay. Burada bir kahramanlık yok.
 
Dolayısıyla iman etme dünyanın en zor işidir. Mümin olarak ne yapıyoruz? Kendimizden vazgeçiyoruz ve Mutlak varlığa teslim oluyoruz. Kâfir, teslim olamaz. Egosuna yenilir, egosunun, nefs-i emaresinin kölesi olur. Kâfir demek ‘nefs-i emaresine yenilmiş’, ‘içindeki egoya, benliğe yenilmiş insan’ demektir. İman eden bu anlamda cesurdur. İman etme süreci çok zorlu bir süreçtir, o süreci atlattıktan sonra, “Ben de dâhil, her şey Allah’ındır” dedikten sonra iman etmek insana kolaylık sağlar mı? Sağlar. Mutlak bir varlığın hâkimiyetine girdiniz. Birçok kâfir, “Ben neden Yaratıcının hâkimiyeti altına gireyim? Benim hayatıma niye karışıyor?” der.  Bu, korkaklıktır, kendinden vazgeçememektir. Kâfir, ‘kendinden vazgeçemeyen insan’ demektir.
 
Dünyanın en zor işi nedir?  İnsanın kendini mutlak bir varlığa teslim edebilmesidir. Mümin bunu başarmış olan insandır. Başardıktan sonra, Allah’a teslim olmanın müthiş bir saadeti, huzuru, rahatı vardır. Benim Rabbim öldükten sonra bana mutlak bir hayat bahşeder, sonsuz bir hayat verecektir, diye iman eder. İman ettik ya, işimiz ne kadar kolaylaştı. Ama iman etme süreci, dünyanın en zor işidir.
 
Mutlak, nihai bir varlığa inanmak korkaklık değildir. İnanmak korkaklık değildir, herkesin kârı da değildir. Kusura bakmasın Yalom. Yalom’un tespitlerini çok beğenirim.  Kendisi açık açık inkâr ehli olduğunu söyler. İnsanın sorunlarının belirlenmesine yönelik tespitleri akıllıcadır. Mantıklıdır, yerli yerinde ve dâhiyane diyebilirim. Hatta varoluşçu terapi, terapi ekollerinde yeni bir çığır açmıştı. Çözüme gelince ise zırvaladığını düşünüyorum. Son bir röportajını okudum. O kadar yazdığı kitaplarda ölümü cesaretle göğüslediğini, üzerine gittiğini söyler ama bu röportajında “Bu dünyadan yok olup gitme fikri beni dehşete düşürüyor.” diyor. Neyi çözümledin şimdi sen? Öleceğini bilme hakikati çok büyük bir şey değil, bunu zaten bize hayat gösteriyor. Ölümlülük fikrinden sen ne kadar kaçarsan kaç, bir şekilde yakalanıyorsun. Bundan kaçış imkânı yok. Ne kadar sarhoş olursan ol ya da ne kadar inkâr edersen et… Ölümlülük fikrini cesurca karşılamakta bir cesaret var, evet ama Allah seni bir şekilde yakalayacak. Cesaret, “Bu hayatın sahibi ben değilim, Malik’ül Mülk Rabbim var, Allahım hayatımı sana emanet ediyorum.” demekte. Ölmeden önce hayatımızı O’na teslim etmekte…
 
En tehlikeli icat araba
 
Başka bir konuya geçecek olursak, yoğun bir hayatınız var gibi görünüyor. Bu yoğunlukta seyahatlere zaman ayırabiliyor musunuz?
 
Bir yazarın çok sık seyahat etmesi gerektiğine inanırım. İmam- ı Gazali’den tutun da İmam- ı Rabbani’ye kadar, İslâm âlimlerinin hayatlarına baktığımız zaman, çok seyahat ettiklerini görüyoruz. Şam, Mekke, Medine, Kahire, Buhara.… At üstünde, deve üstünde belki de kimi zaman yaya… Âlimlerle tanışmışlar, müzakere etmişler, görüş alışverişinde bulunmuşlar. Başka kültürleri, milletleri tanımışlar. Hatta başka dinden insanları tanımışlar. Böylelikle insanlardaki çeşitliliği, renkliliği görmüşler. Çeşit çeşit sorunların farkına da varmışlar böylelikle. Bu onlara büyük bir derinlik kazandırmış.
 
Bir yazarın gerçekten küçük ve büyük çaplı seyahat etmesinin, ufkunu ve zihin dünyasını çok genişlettiği kanaatindeyim. Ben de elimden geldiği kadar seyahat etmeye çalışırım ve çok önemserim. Hem küçük ölçekte hem de büyük ölçekte. Ülkeler arası seyahatlerden tutun da şehir, memleket, İstanbul içerisinde bir ilçe, ilçenin sokakları… Meselâ bugün Bostancı’dan buraya 40 dakikalık bir mesafeyi yürüdüm. Yolda gelirken bir ağaç gördüm. (Fotoğrafı bize de gösterdi Ulusoy.) Bu tür manzaraları yolculuk ederken görüyorsunuz. Bunu arabayla gelseydim göremezdim. Hastalarıma çok sık söylüyorum: “Yürüyün, durmayın, n’olur yürüyün!”
 
Psikiyatrist olarak sorsalar bana, “Modern anlamda, en tehlikeli, insanın aleyhine işleyen icat nedir?” diye, araba olduğunu söylerim. Kâinatla olan bağlantımızı kopartıyor. Araba bizi nesnelerle uzaklaştırıyor. Arabaya bindik, klimayı açtık ve pencereleri kapattık. Dünyadan kendimizi soyutladık. Çok fena bu.
 
Seyahat ederken belirli kriterleriniz, muhakkak yapmak istediğiniz şeyler oluyor mu? Bir planla mı çıkarsınız yoksa spontane mi gerçekleşiyor?
 
İkisi de olabiliyor. Meselâ Avrupa Terapi Kongresi için Fas’a gittim. Fas’a gidince nerelere gidilir, araştırıyorum. Bazı seyahatlerim ise özel oluyor. Şu an yazdığım bir roman için New York’a 3 kere gidip geldim. Rusya’da Bediüzzaman Hazretlerinin 2 sene kadar esaret hayatı yaşadığı Kostroma’ya iki kere gidip geldim. Roman için de seyahatlerim oldu. Doğuda üç dört şehri uzun uzun gezdim. Bunların dışında, toplantı, akraba, eş-dost, arkadaş gibi vesilelerle geziyorum. Yani bazıları planlı bazıları ise plansız oluyor. Mesela yeğenimin Manisa’da düğünü var. Bu bir fırsat. Bir gün önce gidip tarihi mekânları, büyük zatların kabirlerini ziyaret etme niyetindeyim.
 
Seyahatte sadece görmek bile ufku açmaya yetiyor.
 
Kesinlikle. Uçak yolculuğu bile başlı başına ufuk açıcı. Yerden ayağınız kesildi, ‘take off’ hâlindesiniz. Yukarıdan hayata bakıyor insan. İnsan hiçliği anlıyor, kendi varoluş konumunu anlıyor, dünyanın mahiyetini anlayabiliyor. Yazar olunsun ya da olunmasın, seyahatin insanın ufkunu açmaya ciddi bir vesile olduğu kanaatindeyim.
 
Küçükken belgesellerde izlerken gördüğümüz, dünyanın küçük bir yer olması, insanın bir toz zerresi gibi olduğu gerçeğini uçakta algılayabiliyor insan. Özellikle iniş sırasında, arabaları görülebiliyor ama insan yok. O anda ciddi bir farkındalığa ulaşıyor. Ne kadar da küçük olduğumuz gerçeği belgeselden daha gerçek ve etkileyici bir şekilde gün yüzüne çıkıyor.
 
İslâm âlimleri, tekrar tekrar söylemek istiyorum ki, çok sık seyahat etmişler. Hayat hikâyelerini baktığımızda bir yere çakılı pek yaşamadıklarını görüyoruz. Süreklilik arz eden bir yerleşik düzen, insanın zihnini bulanıklaştırıyor, dünyayı sabit zannettiriyor. Seyahatin hayatın faniliğini hissettiren bir yönü de var.
 
“O içsel boşluk, o kasvet, o anlamsızlık hissi bir türlü gitmiyor”
 
Klasik bir girişle devam edelim hocam. Modern insanda, bir telaş hâlinin söz konusu olduğunu görüyoruz. Şehir yaşamında hep bir koşturmaca (bahsettiğiniz araba da belki bu koşturmacayı fiziksel anlamda kolaylaştırdığı için popüler bir araç) mevcut. Bu telaş hali bunun giderilmesine yönelik bir çabaya sokuyor bizleri.  Kimimiz şehirden doğaya kaçmayı arzuluyoruz, kimimiz ‘melankolik bir yalnızlığa’ sürükleniyoruz, kimimiz ise ‘aşırı sosyalleşme’ çabasına giriyoruz. Sizin internette bir videonuzda (https://www.youtube.com/watch?v=zUJoYiKVC2U)  bahsettiğiniz ‘âtıl olma hâlinin tehlikesi’ de söz konusu. Telaş, insanı sebepsiz yere âtıl olmaya da itebiliyor ve sizin bu videoda bahsettiğinize göre, araştırmalarda insanların genelinin en sıkıldığı günün tatil günü olan Pazar olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Böyle garip bir girdap var. Sizce bunun üzerine çok fazla düşünmeli miyiz? İlaveten, bu telaş kaçmamız gereken bir mesele mi, yoksa “su akar yolunu bulur” düsturuyla akışına bırakmak mı gerekiyor?
 
1990’lu yıllarda güneye kaçmak çok modaydı. Bağlar bahçeler satın aldı insanlar, “Şehirden sıkıldık, domates yetiştirmeye gidiyoruz.” deyip gittiler ama bir süre sonra döndüler. Peki, neden moda oldu? Ki şimdilerde yeniden güneye gitme, domates biber yetiştirme modasında yeni bir dalga mevcut.
 
İnsan kendini mutsuz, tatminsiz hissederse, hayat anlamsız gelirse, içini bir boşluk duygusu kaplamışsa, kendini bir hiç gibi hissediyorsa, ister istemez soracaktır, neden? Hem soracak hem de hayatına şöyle bir bakacaktır yolunda gitmeyen ne var diye. Hızlı hayat tarzı var, plaza hayatı var, trafik var, koşuşturmaca var, ağaç yok, gökyüzü yok, temiz hava yok. O zaman ne yapmalı? Yavaşlamalı, durmalı, sakinleşmeli, doğayla baş başa kalmalı.
 
Misal güneydeki yer, Köyceğiz olsun. Yerleşiyor. Tarlayla uğraşıyor, domates biber yetiştiriyor, ağaçları buduyor, çimen biçiyor, kümesteki tavukların yumurtalarıyla organik besleniyor. Ama o da ne. O içsel boşluk, o kasvet, o anlamsızlık hissi bir türlü gitmiyor. Umulan mutluluk bir türlü uğramıyor. Ne o içsel boşluk gider ne o mutluluk gelir. İki gram haz almak için yine alkole, esrara sığınıyor. O yetiştirilen domatesi Allah’ın, Mutlak bir Varlığın bir sanat eseri olarak görüp, onun sonsuz kıymetli bir eseri, sanatı idrak etmedikçe içsel boşluğun gitmesi imkânsız.
 
Tamam Köyceğiz’de ve benzeri yerleşim mekanlarında metropol hayatında göremeyeceğimiz güzel manzaralar var. Hava tertemiz. En azından gökyüzüyle insanın arasında bir engel yok.  Ama o manzaraları seyrettikçe de eğer imânî bir bakış açısı olmazsa ortaya çıka çıka anlamsızlık çıkıyor. Bulutlar toplanıyor, dağılıyor, gün batımı, gün doğumu, sonra bir anda kendi yaşlılığı geliyor aklına ve “Ben bir gün bu güzel manzaraları göremeyeceğim” diyor. Balon patladı. Zehir zihne damlayıverdi. “Bir gün bu manzarayı göremeyeceğim.” Tamam, Köyceğiz’de toprak var, ağaç var, kuş sesleri var ama ölüm de var, fanilik de var, yaşlılık da var, hastalık da var. Köyceğiz’de kanser olma riski de var, kalp krizi de var. Hayat ve ölüm muamması Kur’ânî bakış açısıyla çözümlenmedikçe o güzelim manzaralar kişinin ruhunu yaralayan, hasara uğratan bir hâle dönüşüyor.
 
Mesela, Köyceğiz’de, bağda-bahçede hayvanları var, inekleri, koyunları, eşeği var.  Her şey yolunda. Hayvanlarla hemhal olmak gerçekten büyük nimet. Köyceğiz’e geleli on üç ay olmuş.  İstanbul’dan getirdiği on yaşındaki köpeği Dost kansere yakalandı ve acı çekerek üç ay sonra öldü. Zihne kıymık gibi batan sorular. Köpek nerede şimdi? Köpeği bir daha görecek mi, görmeyecek mi? Dost, toprağın altında ne yapıyor? Kışın üşüyor mu? Ya da her sabah beraber yürüyüşe çıktıkları komşu Canan Hanım pat diye kalp krizinden vefat etti.
 
Meselâ son zamanlarda psikiyatride de çok gördüğümüz problemlerden bir tanesi hayvan ölümleri. İnsan ölümleri kadar ‘yas reaksiyonu’ oluşturuyor. Köpek kansere yakalandı ve öldü. Bir daha bu köpeği görecek miyim? Hayvanın ruhu var mı yok mu, insan merak ediyor. Köpeği bile olsa sonsuza kadar ayrılmak istemiyor. Köyceğiz’e gittik, tarlada domates yetiştirdik, doğal yaşadık, bağımız bahçemiz oldu, meyve yetiştirdik ama köpeğimiz öldü. Biz de öleceğiz. Ölünce toprağın altında ne yapacağız? Yine o içsel boşluk, yine anlamsızlık, yine varlığı sorgulama. Yine varoluşsal sorunlar baş gösterdi mi? Gösterdi. Eee, neyi çözümledik şimdi doğaya kaçarak?
 
Varoluşsal problemler
 
Belki de çok ciddi bir çözümsüzlüğe daha kapı aralandı!
 
İnsanın temel varoluşsal problemleri, “Hayat nedir, hayatın sırrı nedir? Ölümün sırrı nedir? Ölümden sonra bizi ne bekliyor?” çözülmedikçe ve çözümlenmedikçe insan bu dünyada huzura eremez. İsterse dünyanın en asude en nezih bahçelerinde yaşasın. İsterse bu Japon bahçesi olsun, Japonlar çok mu mutlu? Metropol hayatı nedir bilmeyen İsviçreliler içsel boşluk, anlamsızlık yaşamıyor mu? Onlar da ölümden tir tir titreyip korkmuyor mu? Onların da varoluşsal yalıtılmışlıktan dolayı o doğal ortamda, yanı başlarında hayvanlar olduğu halde, inanılmaz bakımlı evlerin ve bahçelerin içinde yalnızlıktan içleri sızım sızım sızlamıyor mu? Can sıkıntısından, kederden alkole, esrara, amfetaminlere başvurmuyorlar mı?
 
İkinci çözülmesi mutlak zorunlu meselemiz şu: “Zaman akıp gidiyor, benim hayatım nerede, nereye akıp gidiyor zaman? Şu vakte kadar şunca zaman geçti. Benim hayatım nerede, yaşadıklarım nerede? Elime ne geçti, ne kaldı elimde?”
 
“Mustafa Bey, bu yaşıma geldim, bu kadar sene yaşadım, elime ne geçti?” sorusu psikoterapilerde en sık muhatap olduğum dert. Îmânî anlamda çözümlenmedikçe, ki başka bir şekilde kalbi tatmin edecek bir çözüm yok, insan nerede, hangi koşulda yaşarsa yaşasın mutlu olma imkânı yok. Bunu çözümleyince, bu soruların cevapları verilince, ölümün ve hayatın sırrına vâkıf olan bir insan İstanbul’da biraz daha zor yaşasa da kendince çözümleri bulur. Yani plazada yaşayan, çalışan bir insan, Köyceğiz’e göre bağı bahçesi olmasa da masasının üzerine küçük bir çiçek koyar, onun her günkü canlanışına şahitlik yapar, onunla dostluk kurar, onun Allah’ın bir sanat eseri olduğunu görür, orada Rabbinin Esmasının tecellisinin şahidi olur. Aydınlık bir nokta bulma, hayatı bir yerinden yakalama imkânı bulur yine de.  Yani sır Köyceğiz’e yerleşip domates biber yetiştirmekte değil.
 
Köyceğiz’i hayal ederken, plaza hayatında yapılabilecek güzel şeyler de mahvolabiliyor. Bediüzzaman bununla ilgili ‘anı geçmiş ya da gelecek kaygısıyla kaybetmekten’ bahsediyor.
 
Allah bize sadece anı vermiş. Bu anın içerisinde ne yapılabilir? (Pencereden görünen ağacı göstererek) Bakın hayatımın mühim bir vaktini geçirdiğim bu odadaki şu pencereden dünya hırsımız nedeniyle her yana yüksek binalar dikmekten gökyüzünü görebiliyor muyum? Göremiyorum. Ama sizin de gördüğünüz şu çok güzel yaratılmış ağacı görebiliyorum.  Gökyüzünü göremiyorum, bu kötü, ama ağacı görebiliyorum, bu harika. Elimde sadece ağaç var. Hâl ve hareketleriyle, yapraklarının rüzgâr tarafından oynaştırılmasıyla kışın ayrı, yazın ayrı haliyle bir ağaç. Allah’ın sanat eseri olan bir ağaç. Ağacı ağaç yapan onun Mutlak Varlık’ın sanat eseri olması. Ağaç sanat eseri olması hasebiyle başka başka âlemlere zihnimizi açan bir pencere.
 
Şimdi şu an var olan Allah’ın nimetleri nelerdir, diye bakabilsek, metropol hayatında bile çok şey görebiliriz.
 
Derdin içinde dermanı bulmak   
 
İlla modern zamana karşı olmamız, “Bu düzen yüzünden böyle” gibi söylemlerin manası olmadığını söyleyebilir miyiz o hâlde?
 
Aynen. Salt modern hayata karşıtlıkla sorunlarımızın çözümleyeceğimizi sanmak yanılgı. Benim Risale-i Nur’dan öğrendiğim bir çözümleme biçimi var. Zulümatı, karanlığı aydınlığa dönüştüremiyorsa elinde hala bir çözüm var insanın. Derdin içinde dermanı bulmak. Yani zulümatın, karanlığın içindeki nuru bulmak. Bu sırra işaret olarak Aynalar Koridorunda Aşk romanını şöyle bitirmiştim: “Yıldızlar gece çıkıyor. Yıldızları görmek isteyen insan geceye razı olmalı. Hayatının yıldızlarına ulaşmak istiyorsan içindeki geceye razı olmalısın.”
 
Evet, bu modern hayat düzeni bizim hayatımızı daha da zorlaştırıp kısırlaştırıyor mu? Hem de nasıl. Tüm olumsuzluklara rağmen insan modern hayatın içinde, hızında, keşmekeşinde dahi bir çıkış yolu, ölümün ve hayatın sırrını imanla yakalamakla bir çıkış yolu bulabilir.
 
Hocam hayatımın düşüş ve dönüm noktaları oluyor ve o anlarda kendimce bazı sözler yakalamaya çalışıyorum ki “Aklına gelsin bunlar Büşra, onlar biraz yol göstersin” istiyorum. Sizin bu anlamda sizi motive eden, altın harflerle yazılı kelimeleriniz var mı?
 
Bediüzzaman’ın mealleri  “Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. Her şeyi Biz belirli bir miktarda indiririz” (Hicr: 21) ve “Biz her şeyi İmam-ı Mübinde tek tek sayıp yazdık” (Yasin: 12) olan ayetlerin tefsirini yaptığı Kader Risalesi’nde geçen şu sözü benim için bir mottodur, kıymetlidir, hayatın sırrını ifşa eden bir cümledir: “Madem hayat Esma-i Hüsna’nın nukuşunu gösterir, hayatın başına gelen her şey hasendir.”
 
Hayatın başına gelen her şeyin hasen yani güzel olduğunu söyleyen bu cümle, benim hayatımda duyduğum en hoş cümlelerden bir tanesidir. Efendimizin bununla bağlantılı olarak bir duası var: “El-hamdülillahi alâ külli hâl sivel küfri ved-dalâl.” Her hâl için hamd ederim… Her hâl ama! Kazandık, kaybettik, hastalandık, iyileştik, genciz, çocuğuz, açız, tokuz… Elhamdülillah! Bir şey dışında. “… sivel küfri ved- dalâl.” Neye hamd edilmez sadece? Küfür ve dalalet hâli. Günah işledik, küfre düştük Allah korusun, hamd edilmez. Dalalete hamd edilmez. Onun dışında insanın başına her ne gelirse gelsin hasendir, güzeldir ve hayırdır. İnsanın işlediği günah, küfür, dalalet hâli, isyan halleri dışında insanın yaşadığı her şey güzeldir, hamde sebeptir. Bu başından sonuna hadiselerle dolu, acılarla dolu, musibetlerle dolu, bir dalgadan diğerine sürüklendiğimiz hayat denizinde tutunacak mükemmel bir kader ipi.
 
Bediüzzaman’ın bu sözündeki ‘nukuş’, yani nakışlar kısmı da çok önemli. Hayatın başına gelen her şeye güzel diyebilmek için, iman söz konusu olmalı. ‘İnkâr ehli’ bunu söyleyemez, kalbi buradaki hakikate ulaşamaz zira hayattan nefret eder. Varlıktan da nefret eder. Niye güzel? Çünkü hayatın başına gelen her şeyle o hayatın içerisinde Allah’ın, Rabbimizin isimleri farklı farklı tecelli imkânı buluyor. Bu tecelliden bir nakış, esma nakşı dokunuyor. Hastalanmak niye güzel? Allah’ın eş-Şafi isminin tecellisine vesile olduğu için. Can sıkıntısından patlıyoruz. Bu niye güzel? Bizim nefsimizin hoşuna gitmiyor can sıkıntısı ama iman ehli için bu bile güzel. Niye? Çünkü can sıkıntısı olduğu zaman Allah’ın el-Kabiz isminin tecellisi söz konusu. Melekler Allah’ın el-Kabiz isminin tecellisine mazhar mı? Değil, bilmiyorlar. Zira meleğin canı sıkılmıyor. Meleğin canı sıkılmadığı için Rabbini ed-Dâr, el-Kabiz olarak tanıyamıyor. Dolayısıyla Allah’ı eksik tanıyor. İnsanın canı sıkılıyor. Negatif görünse de bu, müthiş bir üstünlük kazandırıyor, Allah’ın el-Kabiz isminin tecellisine mazhar oluyor.
 
Bir melek pişmanlık duygusunu bilmiyor. “Melek arkadaşıma şöyle şöyle yaptım, gidip özür dileyeyim.” diyor mu melek? Ama insan vicdan azabından ölüyor. Bundan dolayı uykusuz kaldığımız geceler bile oluyor. Bu güzel. Neden? Hayat birdenbire çalkalandı, içimiz birden bir anafor hâline geldi. Vicdan azabı duyduk, pişmanlık hissinden dolayı ölüyoruz. Ne güzellik var bunda? Pişmanlığımızla birlikte “Allah’ım ben yanlış yaptım” diyoruz, tövbe ediyoruz. Allah’ın tövbeleri kabul eden ismi, et-Tevvâb, o pişmanlığımızın içerisinde tecelli ediyor. Hayat birden fırtınaya tutuldu. Acı çektik, pişmanlıktan öldük, uykusuz olduk; bu zahiren çirkin gibi görünüyor ama Esma-i İlahi’nin nakşı, Allah’ın et-Tevvâb isminin pişmanlığımız içerisinde nakış gibi işlenmesi söz konusu. Dolayısıyla o pişmanlık hâlini yaşamak, hata yapmak kötü mü, değil.
 
Kendisi için yaşayan mutlu olamaz
 
Hocam burada herhalde temel nokta Yaratanla bir bağın olması ve onun isimlerinin tecellisini kendimizde görmenin sevinci oluyor.
 
Allah’ın isimlerinin tecellisi oluyor, aynen öyle. O yüzden temel nokta, halledilmesi gereken temel meselelerimizden birisi şu: bu hayatı ben kimin için yaşıyorum? ‘Kendim için yaşıyorum’ diyen birisinin mutlu olması söz konusu değil. Kimse beni o kişinin mutlu olduğuna inandıramaz. Mutluluk oyunları oynanır ancak. “Bu hayatı ben Yaratıcı için yaşayacağım” cümlesiyle mutluluk, saadet… hem dünya hem de ahiret saadeti kapıları açılmaya başlar. Allah bu hayatı, insana, kendisi için yaşaması adına vermemiştir. Bu hayatı Yaratıcı insana Esma-i İlahi’nin tecellisi olsun diye verdi. Bizim varoluşumuzun sırlarından bir tanesi bu. O zaman açıldı kapılar.
 
Psikolojide hep Batı kaynaklı çeviriler okuyoruz. Bu özellikle lisans döneminde kafa karışıklığı yapabiliyor. Bizim ‘kurtuluşumuz’ Mustafa Ulusoy ya da başka yazarlar oluyor. Terapi de çok kültürel ve toplumsal bir şey ve kopyala-yapıştır olabilecek bir mesele değil. Sizin döneminizde bu nasıldı? Sizin ‘kurtarıcınız’ ne oldu? Harmanlamayı nasıl yaptınız?
 
Bunu harmanlamayı ben Risale- i Nur’a borçluyum. Said Nursi’nin temelde dert edindiği meseleler insanların varoluşsal problemleri olmuş. Kur’an bu anlamda ciddi bir hazine. Fakat hazineye girecek bir kapı ve o kapıyı açacak anahtar lazım. Risale-i Nur benim açımdan Kur’an’daki hayatın sırlarını ihtiva eden hazinenin kapısı ve anahtarı hükmündedir. Kur’an’da, hayatımızla ilgili rehberlik edecek sınırsız hakikatler var. Said Nursi, Kur’an hazinesinin bu modern hayatta insanların maruz kalacağı en temel varoluşsal hazinenin, varoluşsal problemler kısmının anahtarını taşıyor. Namazın kaç rekât oluşu yahut sünnetin nasıl kılındığıyla ilgilenmemiş. Onlar zaten bilinen meseleler.
 
Kedimiz araba altında kaldı ve öldü. Kızım soruyor: “Baba, kedimize ne oldu? Ruhu duruyor mu? Acı çekti ölürken, Allah neden izin verdi ölmesine? Günahsız bir canlı. Cennette biz kedimi görecek miyiz?” Alın size bir varoluşsal sorun.
 
Bazı arkadaşlar bana “Sen neden Risale’ye taktın, başka kitap mı yok?” diyorlar. Baş göz üstüne İmam- ı Rabbani’nin, Mevlâna Celaleddin’in, Muhyiddin Arabi’nin, Abdulkadir Geylani’nin, İmam-ı Gazali’nin kitapları.
 
Bana kızımın sorduğu soruları cevaplayan bir eser gösterilmesini istiyorum. Ben Arapça bilmiyorum. Benim gibi bir adamın, laik bir devlette laik bir eğitimden geçmiş bir insanım ve belagat ilmini bilmiyorum, Kur’an’daki ayetlere nüfuz etme imkânım neredeyse hiç yok.  Hadis ilmine hiç vakıf değilim. En fazla elime meal alabilirim ama meal de Kur’an değil. Said Nursi gibi bir adam, Kur’an hazinesini Risale-i Nur anahtarıyla açmış ve “Şu soruların cevapları şu ayetlerde var” demiş. Bana, benim gibi zihni seküler eğitimle iğdiş edilmiş bir adama, bu soruların cevabını, derli toplu ve kızımı da ikna edecek şekilde verecek bir kitap getirin, baş göz üstüne, okurum. Varoluşsal sorunların cevapları bizim hazinemiz olan diğer âlimlerin kitaplarında da vardır elbette ama dağınık vaziyette. Diğer meselelerle karışık vaziyette.
 
Said Nursi bilhassa ama bilhassa insanın varoluşsal sorunları dert etmiş. İnsanın ölümden korkmasını dert etmiş. Dünyada neden kötülük var meselesini dert etmiş. İnsanın tekrar bedenen yaratılmasını dert etmiş. Bir kediye işkence edilirken Allah nerede diye soran insanları dert etmiş. Bu asırda insanların zihinlerinin çok yoğun bir şekilde bu sorularla,  varoluşsal problemlerle meşgul olacağını, insanların varoluşsal sorunlarını çözümleyemeyince büyük boşluk yaşayacaklarını, ruhlarının hırçınlaşacağını keşfetmiş. Bu bağlamda bilhassa ve özellikle varoluşsal sorunların şifasına yönelik ayetlerle hemhâl olmuş. Kur’an’daki ayetleri tek tek tefsir etmemiş. Said Nursi’nin önemli bir farkı bu.
 
Son zamanlarda en çok sorulan soru
 
Bahsettiğiniz hususlar da sancıların en fazla yaşandığı noktalar aslında!
 
Bu sorunun cevabını verebiliyor muyuz? Gençlerin kafalarının en çok karıştığı meselelerden… Bana son zamanlarda en çok sorulan soru: “Mustafa Bey, Allah niye hayvanlara eziyet edilmesine izin veriyor?” Bu sorunun cevabını verecek bütün kitapların, tefsir kitaplarının başımın gözümün üstünde yeri vardır ama birçok kaynakta bunu derli toplu bulmak mümkün değil. Hele de laik eğitimden geçmiş bizim gibi zihinlerin anlayacağı şekilde. Bunu sistematik bir şekilde bu asırda verebilen kitaplar Risale- i Nur’dur. 
 
17. Söz’de ben kızımın sorusunun cevabını buldum. Ben de rahatladım. Orada okuyunca anlıyorsunuz ki, hayvanların ruhu baki, hiçbir hayvanın ruhu öldükten sonra yok olmuyor. Allah şehit olan birisine şehitlik makamı veriyor, hayatını feda ettiği için… ya da Allah kurbanlık olarak kesilen hayvanları Burak hayvanı hâline getiriyor ahirette. Soruyla ilgili olarak da aslında o hayvan bizim tahmin ettiğimiz gibi eziyet çekmedi, şuuru çok dar olduğu için. Bedensel bir acı çekti. Eziyet çekerek ölen hayvanlara, sonsuz merhamet sahibi Allah, özel bir merhamet gösterecektir. “Sen araba altında kaldın, diğer hayvanlar gibi ölmedin, al sana mükâfat.” Bunu söyleyince kızım da rahatladı ben de. Ayrıca cennette Allah insanın her arzusunu yerine getirmeyecek mi? Getirecek. O zaman dedim kızıma, orada sen Rabbine, Rabbim kedimi yanımda istiyorum desen o seni geri çevirir mi?
 
Aynalar Koridorunda Aşk kitabınızda Dr. Mavi ve Beyaz karakterleriniz var. Oradaki diyaloglarda, Beyaz’ın hayatında ciddi değişimlerin yaşandığını görüyoruz. Yaşadığımız dünyada böyle bir değişim mümkün mü sizce? Gözlemleriniz neyi gösteriyor?
 
Nadir olmakla birlikte mümkün. İnsan kendi egosunu çok derinden fark edebilirse, yaşadığı sorunlarının kendi egosundan olduğunu derin bir şekilde idrak ederse ve o egosunu terbiye etmek üzere yola çıkarsa böyle bir değişim mümkün.
 
Terapi insanda böyle bir değişim sağlayabilir mi?
 
Beyaz’ın yaşadığı değişim bir terapinin sunabileceği bir değişim değil. Terapiler hep abartılmış, kaldıramayacağı anlam yüklenmiştir. Abartının bir nedeni ticaridir, yani müşteri toplamak için. Şu kadar seansta sorunlarınızı çözüyoruz. Yalan halbuki. Öte yandan terapiler abartılmak zorunda kalınmıştır. Modern hayatta dinî beslenme kaynakları çok azaldı, neredeyse yok özellikle ABD ve Batı’da. İnsanların ciddi sorunları var, şifaya muhtaçlar. Kilise hem hayatın dışına atıldı hem de kilisenin vereceği cevaplar tatmin etmiyor. İnsan insana ilişkiler çok zayıfladı. İnsanın insana hayrı kalmadı. Bireyler atomize oldu. Dert dinleyip çözüm üretecek yetkinlikte insan ara da bulasın.  Kala kala ne kaldı elde? Terapi ve terapistler.  
 
Beri yandan bilindik terapilerin teorik çerçeveleri kutsî bir kaynaktan mahrum. Tümüyle seküler, lâdini. İnsanın ideal değişiminin vahiyden beslenmiş kaynaklarla mümkün olacağı kanaatindeyim. Beyaz, Mutlak bir varlıkla sağlıklı bir ilişki kurma üzerinden değişiyor. Egoyu, benliği, nefs-i emaresini fark ederek, idrak ederek ve nasıl bir narsizm bataklığına düştüğünü fark edip değişebiliyor. Yani değişim illa terapiyle olacak bir şey değil. Ben kendi kendine değişebilen insan çok gördüm. Kitap okuyarak değişen insan da gördüm. İnsanın değişimi kendi kendine, kitap okuyarak, Kur’an tefsiri okuyarak olabilir… bir şekliyle yeter ki, ego ve narsizm fark edilsin. Tek değişim aracı terapi değildir. Batının elinde terapi bireysel sorunlara tek emniyet sibobu. Terapileri de kaldırın, geriye kalan neredeyse sorun çözme araçları namına bir şey kalmıyor.
 
Freud’un psikiyatriye kazığı
 
Bağımsız bir soruyla devam edelim hocam. Freud’un o kadar farklı bir yaklaşımla gelmesi ve bu kadar temel oluşturması neden sizce?
 
Freud’un psikiyatriye ve insan psikolojisinin anlaşılmasına önemli bir ‘kazığı’ olmuştur. Freud dâhî ve zeki bir adam, aynı zamanda ‘inkâr ehli’. İnsanın psikiyatrik problemler gibi duran durumlarının, aslında çok temel varoluşsal problemlerden kaynaklandığı hakikatini gizlemek ve örtmek için insanın sorunlarını tümüyle ebeveyn ve anne-çocuk ilişkisine yıkmıştır. Bu, insanı anlamayı ciddi manada kısırlaştırmıştır.
 
Hayatın bizâtihi kendisinin çözülmesi gereken bir problem olduğu gerçeğini örtmeye çalıştı hep Freud. Freud, insanları “Önce hayatı çözümlemem gerekir ve bunun için de Yaratıcıya sormam gerekir” düşüncesinden uzaklaşıp kendi içsel boşluklarını ve hayat içerisindeki güvensizliklerini sadece çocukluk travmalarıyla açıklamalarını istedi ve epey de başarılı oldu.  
 
Freud’yen teorilerin şöyle bir neticesi de oldu ki, gerçekten çok üzüldüğüm bir durumdur. İnsanların hayatın kendisinin bizatihi çözümlenmesi gereken bir sorun olduğunu unutup dertlerini çocukluklarıyla açıklamaya çalışınca, anne balarına öfke kusmaya başladılar.  Anne- babanın ve çocukluğun, psikolojimizin gelişmesinde etkisinin olmadığını söylemiyorum. Ama varoluşsal problemler var, hayatın bizzat kendisinin problem olduğu bir hayatı yaşıyoruz.
 
Düğümü çocukluğa bağladı yani?
 
Evet. Bu daha büyük bir düğümü üretti.
 
Ve çözülmeyecek bir hâle doğru sürüklendi mesele aslında.
 
Aynen öyle. Çocukluğa, anne-babaya, ötekine, Yaratıcıya neden böyle bir anne-baba verdiğiyle alâkalı bir öfke. Hâlbuki Freud’un açıklamaya çalıştığı model içerisindeki insanların hissettiği birçok problemin, aslında baktığımız zaman hayatın bizatihi kendisinden kaynaklanan kederler olduğunu görüyoruz.
 
Hayatın kendisi büyük bir muamma
 
“Ben öyle yetiştim, annem babam beni öyle yetiştirdi. O zaman ben böyleyim ve değişemiyorum” düşüncesi de bu mantığın götürdüğü yollardan bir tanesi olabiliyor. Ve bu bahsettiğimiz düşünce üniversitede okuyan, diyaloga girdiğimiz gençlerde de yaygın gördüğümüz bir durum. Bahane başkasına atıldığı takdirde hareketlerdeki sorumsuzluk biraz daha artabiliyor.
 
Özellikle anne babaya duyulan öfke çok tehlikeli. İnanılmaz bir kördüğüm oluşturuyor. İnsanlar bunu aşamıyor. “Annem yüzünden, babam yüzünden…” diye diye hayat boyu taşınan öfke, ağır bir yüke dönüşüyor.
 
Anne-babanın hiç etkisi olmadığını söylemiyorum. Aynalar Koridorunda Aşk’ta üç ayrı temel karakter vardı. Karakterlerden bir tanesi Sarı. Diğer ikisi ise Kırmızı ve Gri. Kırmızı ebeveynler tarafından sevilmemiş, takdir görmemiş ve aşkla-hayatla ilgili çeşitli problemler yaşıyor. Gri, ilginç bir şekilde fazla şımartılmış ve sınır konulmadan sevilmiş. Bu iki karakter problemleri aşamıyorlar ve narsist oluyorlar. Sarı ise tam kıvamında sevilmiş bir insan. Sarı da bir noktada ciddi bir boşluğa düşüyor, hayatla ilgili kafası karışıyor çünkü babası ölüyor. Tam kıvamında sevildiği babası ölünce hayat Sarı’ya anlamsız geliyor. Şunu vurgulamak istemiştim. İnsanın yaşadığı hayat, anne-baba sevgisini sonsuz aşıyor. Hayat, anne-baba sevgisinden sonsuz büyük başka bir ifadeyle. İnsan başkasına ihtiyaç duymayan bir varlığa muhtaç. O da Mutlak Varlık.
 
Terapilerimde sık gördüğüm durumlardan biri de şu. İnsanlar dertlerinin, sorunlarının çocukluktan kaynaklandığını sandıklarında, mutlu bir çocukluk geçirmiş olanlar mutsuzluğa, derde tasaya düştüklerinde büyük bir şaşkınlığa düşüyorlar: “Mustafa Bey, anlayamıyorum durumumu, ailem beni tam tamına sevdi, ne eksik ne de fazla. Hayatla ilgili maddî-manevî ciddi bir problemim yok. Ama içimdeki boşluk, anlamsızlık, kendini değersiz görme duygusundan kurtaramıyorum kendimi.” Çok duyarım bu sözü. Bilinmiyor ki, hayat çok daha büyük bir muamma. Güzel bir çocukluk geçirmek elbette çok kıymetli, çok değerli ve çok büyük bir nimet. Anne baba sevgisine, şefkatine, merhametine nail olmak çok kıymetli, çok büyük bir nimet, asla küçümsemiyorum. Ama o sevgi, şefkat, merhamet hayata karşı yetmiyor. Freud yetiyormuşçasına empoze etti ve arkasında büyük bir yük bırakarak gitti.
 
Çok büyük bir algı oluşturdu hocam. Psikolojiyle ilgisi olmayan bir insan bile “çocukluğuna inelim” diyebiliyor. Son olarak, sizin ‘sağlıklı insan’ tanımınızı öğrenebilir miyiz?
 
Zor bir soru.
 
Kuramcılardan birisi meselâ “çalışan ve seven insan sağlıklıdır” diyor.
 
Yüzlerce tarif yapılabilir ve her tarif de kendi içerisinde hakikatler barındırabilir. Ama Mustafa Ulusoy olarak cevabımı merak ediyorsanız, “Kendi nazarında insanın kendinin değerli, iyi, anlamlı bir varlık olduğunu hissedebilme hâli” olarak tarif ederim. “Bu dünyaya yollandıysam bir değerim, anlamım ve önemim var” diye hissedebiliyorsak, kendimizi kötü, paçavra, paspas gibi ve kıymetsiz hissetmiyorsak, “Yaratıcım bana var olma imkânı vermiş, O’nu tanıma imkânı vermiş. Bu sonsuz bir değer. Beni var kılarak bana sonsuz değer vermiş. Beni sonsuz sanatlı bir şekilde yaratmış, bana sonsuz değer verdiğini göstermiş. Ben O’nun sonsuz değerli bir sanat eseriyim. Bu dünyada aziz bir misafiriyim Rabbimin,” diye hissedebiliyorsak; bu ruhsal olarak sağlıklı olmanın işaretidir diyebilirim.
 
Teşekkür ederiz hocam.
 
Ben teşekkür ederim.
 
Büşranur Kazancı ve Esad Eseoğlu keyifle söyleşti.
 
KAYNAK: dunyabizim.com



Yazar :

Kategori :
Psikolojik Hayat
Okunma Sayısı
195

Makaleler Yorum ve İçerikler