Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü

necaticetin | Per, 16/11/2017 - 13:23 | Makale
Toplumsal Hayat
242

Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü

N. Kağan Çetin

 

Merakla beklenen nobel ödülleri geçtiğimiz ay açıklandı. Bu yılın Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’ne sirkadiyan ritmi kontrol eden moleküler mekanizmalar konusundaki keşiflerinden dolayı Jeffrey C. Hall, Michael Rosbach ve Michael W. Young adlı bilim insanları layık görüldü.

Bilim ve Teknik – Kasım 2017

 

Bütün canlılarda biyolojik mekanizmayı işleten bir biyolojik saatin olduğu biliniyordu. Peki bu saat nasıl işliyor? Bilim ve Teknik, Kasım 2017 sayısında bu soruya cevap olacak bir dosya yayınladı. Dergi ekibini bu sayı için, özellikle “Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü” dosyası için tebrik ederiz. Teşekkürler İlay Çelik Sezer. 

Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü isimli dosyayı çok kısa özetleyelim:

Jeffrey C. Hall, Michael Rosbach ve Michael W. Young, meyve sineklerini model alarak bir çalışma yaptılar. Bu üç bilim insanı, biyolojik ritmi kontrol eden bir geni izole ettiler. Bu gen, gece boyunce birikip gündüz parçalanan bir proteini kodluyordu. Bu süreçte rol alan başka protein bileşenlerini belirleyerek, hücre içinde otomatik olarak işleyen mekanizmayı ortaya koydular. Günümüzde, insanlar dahil, çok hücreli canlılarda biyolojik saatin aynı temel ilkelerle işlediğini biliyoruz.

Biyolojik saatin varlığını zaten pek çoğumuz çevremizdeki bitkileri, özellikle ayçiçeği bitkisini gözleyerek tahmin edebiliyorduk. Gün içinde ayçiçeği, daima güneşi takip eder, yüzünü güneşe çevirir. Mimoza bitkisinin yaprakları gündüzleri güneşe doğru açılır, hava kararınca kapanır. Mimoza bitkisine ait şema dergide verilmiş.

İnsanlardaki biyolojik saate “Sirkadiyan Saat” deniyor. Genlerimizin büyük bir kısmı, biyolojik saat tarafından kontrol ediliyor. Bu sayede fizyolojimiz günün farklı evrelerine ayak uyduruyor. Sabah altıdan akşam altıya kadar, tansiyon, uyanıklık, koordinasyon, reaksiyon ve vücut sıcaklığı en üst seviyelerde gerçekleşiyor. Akşam altıdan itibaren sabah altıya kadar ise bu değerlerde yavaş yavaş bir azalma görülüyor. Gece saatlerinde melatonin salgılanırken, derin uyku dönemi de gerçekleşiyor. İlgili şema dergide yer alıyor.

Dergideki dosyadan hareketle, kendi görüşlerimizi ortaya koyalım.

Tam bu noktada Kur’ân-ı Kerim’den bir ayeti hatırlarsak:

Onlar görmedi mi ki dinlensinler diye geceyi, aydınlık olarak da gündüzü yaratmışız? Hiç şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için âyetler vardır. – Neml 86

Evet, aydınlık karanlık periyotlar, gece gündüz döngüsü, insanın biyolojik saati üzerinde son derece etkili. Benzer etkiler bitki ve hayvanlarda da gözlemleniyor.

Şimdi biraz daha gerilere gidip 19. ve 20. yüzyılları hatırlayalım...

Geçtiğimiz iki asırda pozitivizmin, materyalizmin ve ateist felsefenin sesleri alabildiğine yüksek çıkıyordu. Bilim, seküler düşünceye ve inkârcılığa odaklıymış gibi gösteriliyordu.

O toz duman arasında neler uydurulmadı ki? Evrim, tesadüf, tabiatperestlik… Sahipsiz ve başıboş bir insan ve kâinat tasavvuru…

Evet ortada muazzam formüller, dengeler, denklemler vardı. Ama bu formüller ve denklemler ilahlaştırılıyordu. Tabiat bir kitap olarak değil, bir kâtip olarak görülüyordu, gösteriliyordu bazı çevreler tarafından…

Neyse ki o karanlık dönem çok gerilerde kaldı.

Şimdi bambaşka bir dönemdeyiz: 21. yüzyılda…

Bu dönemin belki de en güzel yönü şu: Tarih boyunca bilimle elde edilen rakam, deney, gözlem, veri, sonuç, ölçme ve değerlendirmelerin tamamı elimizin altında. Bu dönemde hiç kimse ortalığı toza dumana boğarak, bilimsel maskelerle başkalarını kandıramaz.

Bakın şimdi…

Dünya ve canlılar arasında bir etkileşim var. Bu etkileşimi en net biçimde dünya saati ile biyolojik saat arasında gözlemliyoruz. Bütün canlılardaki biyolojik saatlerin ritimleri, dünyayla senkronize biçimde, aydınlık ve karanlıkla ahenkli şekilde ortaya çıkıyor.

Bütün bu ahengi görüp de,  mekanizmayı kuranı görmemek olur mu?

Bu senkronizasyonu, ritmi, salınımı, müziği görüp de, bestekârı görmemek insana yakışır mı?

Sanatlı bir eser, sanatkârından haber verir.

Kâinat bir kitaptır, kâtip değil!

Yazımızı Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Münacatı ile noktalayalım:

 

MÜNACAT

 

İlâhî!

Hamdini sözüme sertâc ettim,

Zikrini kalbime mirâc ettim,

Kitâbını kendime minhâc ettim.

Ben yoktum vâr ettin,

Varlığından haberdâr ettin,

Aşkınla gönlümü bî-karâr ettin.

İnâyetine sığındım, kapına geldim.

Hidâyetine sığındım lutfuna geldim.

Kulluk edemedim, affına geldim.

Şaşırtma beni, doğruyu söylet.

Neşeni duyur, hakikati öğret.

Sen duyurmazsan, ben duyamam.

Sen söyletmezsen, ben söyleyemem.

Sen sevdirmezsen, ben sevemem.

Sevdir bize hep sevdiklerini.

Yerdir bize hep yerdiklerini.

Yâr et bize erdirdiklerini.

Sevdin Habîbini, kâinata sevdirdin.

Sevdin de hılat-i risâleti giydirdin.

Makâm-ı İbrâhim’den Makâm-ı Mahmûd’a erdirdin.

Server-i asfiyâ kıldın.

Hâtem-i enbiyâ kıldın.

Muhammed Mustafâ kıldın.

Salât ü selâm, tahıyyet ü ikrâm, her türlü ihtirâm Ona, Onun âline, ashâbına ve etbâına yâ Râb!

 

KAYNAK: kulturdunyasi.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 




Yazar :

Kategori :
Toplumsal Hayat
Okunma Sayısı
242