Şüphelenmek iyidir! / Psikiyatrist Prof.Dr. Erol Göka ile Röportaj – II. Bölüm

necaticetin | Çrş, 12/10/2016 - 09:04 | Makale
Toplumsal Hayat
4,511
 
 
Şüphelenmek iyidir! Psikiyatrist Prof. Dr. Erol Göka ile Röportaj – II. Bölüm
 
Şüphelenmek İyidir 
 
Prof. Dr. Erol Göka ile internet, bağımlılık ve teknomedyatik dünya üzerine gerçekleştirdiğimiz uzun sohbetimizin ikinci bölümünü okuyacaksınız. Bu bölümde özellikle ebeveynleri ilgilendiren önemli konular var. Çocuklara internet yasağı koymalı mıyız yoksa onları internetin başında kendi hallerine mi bırakmalıyız?
 
Profesörümüz bizi bir de bir yüzleşme yaşamaya davet ediyor adeta. Çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimiz konusunda hepimiz bir fikre sahibiz ve bu konuda özen gösteriyoruz.  Peki bizim çocukluğumuz nasıl geçti? İyi bir ebeveyn miyiz sorusunun cevabı bizim çocukluğumuzun içinde gizli olabilir mi?  Ebeveynlerimiz bize nasıl davranmıştı ve onlardan bugüne miras olarak getirdiğimiz kalıplarımız var mı? Erol Bey’in tabiriyle, kendi balonlarımızı üflüyor olabilir miyiz? İnsan hangi durumlarda kendi balonunu şişirmeye başlıyor?
İnternetin başında şaşkınlık ve şüphe içinde kaldığınız anlar olmuştur mutlaka. Bize kendimizi anlatma, tanıtma, başka dünyaları tanıma imkânı veren sosyal ağlara minnet duygusu yaşarken,  bir taraftan da “Acaba neden bu kadar iyiler?“ diye şüphe ederek temkinli ilerlemek… Bilgilerimizi, resimlerimizi, komşularımızı hatta an itibariyle nerede olduğumuzu bilen bu pembe sistem ya aleyhimize kullanılıyorsa?
 
Ben biraz şüphe edenlerdenim. Dolayısıyla Erol Bey’e sorduğum sorulardan biri de şüphe ile ilgili oldu. Yazılanların, paylaşılanların doğru olup olmadığı konusunda yaşadığımız şüpheler…  Algılarımızı yönetebilecek haber, görsel ya da bilgi paylaşımlarının olabileceğine dair yaşadığımız şüpheler… Paylaşımların bize bir gönderme olabileceğine dair yaşadığımız şüpheler… Şüpheler listesi kişiye göre uzar, değişir, gelişir çoğalır. “Acaba paranoya mıyım? “ diye bir de kendinizden şüphelenmeye başladıysanız sohbetimiz çok ilginizi çekebilir.
 
Prof.Dr. Erol Göka ile sohbetimizin 2. bölümü için kahvelerinizi hazırlayabilirsiniz.
 
 “Türkiye’de de aileler değişecek, bu duruma hazır olmalıyız.”
 
Hz. Ali’nin bir sözü var:  “Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacakları zamana göre yetiştirin.” Söyledikleriniz bu sözü hatırlattı…
 
Çocuklarımızı yaşadığımız zamana göre hazırlamaya mecburuz, isterseniz yetiştirmeyin. Bir süre sonra çocukların oyuncağı olur çıkarsınız, ileride sizi ciddiye bile almazlar.  10 yıl önce çocuklarına yasaklar koyan aileler vardı. Televizyona, bilgisayara yasaklar getiriyorlar. Çocukları bilgisayarla, internetle çok ilgilenmesin, diğer zamanları da geleneksel iletişime kalsın diyen aileler vardı ama hepsi hüsrana uğradı, hayat kazandı. Evet, aslında teknoloji kazandı ama artık hayat teknoloji kılığında… Böyle yasaklar koymak, katı kuralcı olmak yerine, çocuklarının bilgisayar başında ne yaptığına bakmak daha doğru. Siz istediğiniz kadar bilgisayara yasak koyun, teknokratlar geldi bilgisayarı cep telefonuna koyuverdi. Bu nedenle yasaklamalar yerine öğrenmek ve rehberlik etmek çok daha uygun bir yöntem. Yeni bir dünyada yaşıyoruz, yeni bir iletişim ağının içindeyiz ve artık yeni bir denizin balıklarıyız. Biliyormuş gibi yapmanın, yasakçı davranmanın anlamı yok.  Ne olup bittiğini anlamak ve ona göre de olabilecek olumsuzlukları tespit etmek gerekiyor. Türkiye’de de aileler değişecek, bu duruma hazır olmalıyız. Bakın, artık anne olma yaşı giderek ilerliyor, daha da ilerleyecek. Aynı şekilde boşanma oranlarımız da artıyor artacak. Biz de sık evlenen, sık boşanan Batılı toplumlara benzemeye başlıyoruz.
 
İstatistiklere göre dünyada tek başına yaşam tercih ediliyor ve bireyselleşme giderek artıyor.
 
Çünkü daha fazla insan tanıyoruz.  Eskiden bir insan ömrü boyunca yüz kişi tanıma şansı varsa şimdi yüz binlere gelmiş durumda. Burada insanın ilişki ağı ve insanın enerjiye yatırdığı alanlar da çok farklı olacak, duygusal dünyası da değişecektir. Yöneticilerimiz bunları düşünüp “Değerlerimizi buraya nasıl yerleştireceğiz?” ya da “Teknoloji bu kadar özgür olmalı mıdır?” sorularına cevap aramalı. Daha doğru sorular sorarak, demokrasi ve özgürlükler içinde çare aramamız lazım.
 
 “Belirsizlik halinde ‘şüphe’ sağlıklıdır.”
 
İnternet ve özellikle sosyal sitelerin olumlu yönlerinin yanı sıra zihin karıştıran bir tarafı da var. Gelen bilgiler, timeline’a düşen haberler, bilgi kirliliği, bizi daha da şüpheci hatta paranoid yapıyor. Bu şüpheci halimiz psikolojimize nasıl yansır?
 
Aslında yeni bir durum karşısında hepimiz şüpheci olmak durumundayız. Biz neye paranoya diyoruz biliyor musunuz? Aksi ispat edildiği halde eski görüşlerini devam ettiren kişilere. Yoksa şüphe çok sağlıklı bir şeydir. Allah içimize,  biz yeni durumlara karşı önlem alabilelim diye şüpheyi koymuş. Belirsizlik halinde şüphe sağlıklıdır ama aksi ispat edildiği halde, siz hala şüphe de ısrar ediyorsanız,  işte o zaman geçmiş olsun, hastalanmışsınızdır.
 
Bu dünyanın acemisiyiz, acemi olduğumuz alanlardan biri de, sosyal medya.  Hepimiz sosyal siteleri kullanıyoruz.  Bugün dünyada Twitter kullanımı arasında Türkiye 10. sırada ve Suudi Arabistan bizden önde görünüyor. Kullanıcı özelliklerinin dağılımını da henüz kimse anlayabilmiş değil. İnternet ve sosyal medya kullanımında çok enteresan bağlantılar var. Oranlar, bir kültüre göre dağılmıyor yani. Ama Twitter’dan örneğe devam edersek; özellikle sosyal olaylardan bir siyaset üretileceği sırada, insanlar ya da sanal insanlar (troller) Twitter’a yerleşiyor ve ulaştırmak istedikleri haberi anında yayıyor.  Bir haberi ya da mottoyu ne kadar çok tekrar ederseniz bir o kadar etki bırakıyorsunuz.  Mesela, insanların bir yerlerde toplanmasını birilerine karşı bağırıp çağırmasını istiyorsanız, bunu dakikalar içinde yapmanız mümkün. Ve bunu örgütlü kesimler çok daha rahat yapabiliyor. Örgütlülük eskiden de bir güçtü şimdi sosyal medyada daha da büyük bir güç haline geldi. Bin örgütlü insan sosyal medyada tahmin edemeyeceğiniz bir kirlilik yaratabilir. Biz bugün bunun önlemini nasıl alacağımızı bilmiyoruz.  Klasik medyada yalan haberlere karşı medya hukukunun içinde önlemler aldık.  Ama sosyal medyada bunu nasıl yapacağımızın henüz kesin cevabı yok. Acaba bu durum zihinlerimizi ifsat etmez mi, bizi farklı yönlere yönlendirmez mi? Elbette yönlendirir.  Yanlış bir bilgiyi birçok insan tekrar ederse ne olur?
 
O bilgi doğru bilgi gibi algılanır.
 
Sosyal medyada yapılandan daha iyi zihin mühendisliği olamaz.   Doğru dediğimiz şey, ne ki zaten? Sürekli tekrar eden bir bilgi ve işin içinde bir de sanallık var.  Yüz yüze iletişimde “Ne dedin, doğru mu dedin, doğru mu anladın” diye birbirimizi test edebiliyoruz ama sanal dünyada bu yok. Sanal ortamda bir süre sonra karşınızdaki insanla değil de kafanızdaki kişiyle konuşmaya başlıyorsunuz.
 
“Güven, en temel ihtiyaçtır.”
 
Sosyal medyanın daha basit halleri ilk ortaya çıktığında Msn vardı, orada insanlar birbirleriyle yazışıyorlardı. Bir süre sonra bunlar arasında âşıklar türemeye başladı. Bunun üzerine ben ve birçok meslektaşım çok düşündük, yazılar yazdık. O zaman böyle 3G teknolojisi, görüntülü konuşma da yok. Görmediğin birine nasıl âşık oluyorsun? Yazdığına âşık oluyor.  Âşık olduğu ne aslında; kendi kafasının içindeki insan. Eksikliğini hissettiği bir ihtiyacını, bu şekilde karşılıyor ve bir süre sonra da bu hayali aşkların bir kısmı felaketle sonuçlanıyor. Bir de bu konunun diğer bir tarafı var ki, o bölümde birçok hayal kırıklığı yaşanıyor ve biten ilişkileri kimse duymuyor. Bu söylediklerimi boşanmaların artışıyla birleştirirsek, dünya nereye doğru gidebilir sorusunu sormamak elde değil. Tabii ki şüphelenmek hakkımız, bu duruma şüphelenmeden nasıl cevap bulacağız. Bu yeni dünyada hem zihinleri biçimlendirme hem de başkaları tarafından zihnimizin biçimlendirilmesi ihtimali çok yüksek.  Siyasette, gündelik hayatta ve hatta ekonomik ilişkilerde aynı şeyi şirketler yapıyor. Ve işin komik yani, sosyal medyaya hâkim olanların Twitter’ın Facebook’un kendisi şirket.  Bunlara alternatif başkaları çıkıyor.  Şimdi mesela Türkiye’de de sosyal medyadan korunmak için  “Milli Sosyal Medyamızı kuralım” diyen arkadaşlar var.  Uzun vadede, bir süre sonra eğer insan psikolojisi hala bizim bildiğimiz insan psikolojisi olmaya devam ederse tabii. Büyük ihtimal devam eder. Bu durumda da herkes kendi öbeğini oluşturur ve ötekileri ciddiye almamaya başlar. Çünkü şüpheyle yaşanmaz. Eninde sonunda, sosyal medyada da kendi güvenilir ağlarını oluşturacaktır insanlar. Güvenmediklerimizi zaman içinde otomatik olarak dışlarız. Şimdi öyle yapmıyor muyuz? Telefonumuza bazı şirketlerden mesajlar geliyor. Sağlıklı insanlar ne yapıyor, hiç bakmadan siliyor ve atıyor. Büyük ihtimalle sosyal medya da böyle olacak diye tahmin ediyorum. Çünkü güven, en temel ihtiyaçtır. “Teknomedyatik”  olarak tanımladığım bu dünya, henüz güven sağlayabilmiş değil ve birçok alt-üst oluşa gebe.  Böyle bir dünyada çare yasaklar değil, demokrasi ve özgürlük içerisinde dertlere deva olmaya çalışmaktır. Böyle bir dünyanın önüne yasaklarla geçemezsiniz.
 
Demokrasi ve özgürlükler içerisinde yeni dünyayı tanıyıp, doğru sorular sorarak devam etmemiz gerekiyor.  Mesela “iyi hayat nedir? “ sorusunu kendimize mutlaka sormalıyız.  Teknolojiye göre biçimlendirilmiş bir hayat, iyi hayat olabilir mi? Düşünmeliyiz. Ben otomobil kullanmam mesela.
 
Ulaşım meselesini nasıl çözüyorsunuz?
 
Yürüyorum. Bir de arkadaşlarım var, lazım olduğunda onların araçlarına biniyorum.  Üretkenliğimde bunun payının çok büyük olduğunu düşünüyorum.  İnternette hiç böyle bir protestocu bir tavrım olmadı.  Türkiye’de İlk internet kullanıcılarından biriyim, internet çok işime yarıyor. Yazı ile ilgileniyorsanız üretkenliğiniz tarif edemeyeceğiniz ölçüde artıyor. Bilgi o kadar çok akıyor ki, verimli bir yazar bunu kullanarak, üç ayda bir kitap üretebilir. Ama iyi bir roman üretebilir mi bilmiyorum. Piyasadaki romanlara baktığımızda sanki üretemezmiş gibi duruyor.
 
“İnternetin içine gireceğiz, ondan sonra da sorunu görüp kendi güvenilir çevremizi oluşturacağız. “
 
Bu dünyada gerçek romanlar nasıl yazılacak onu bilmiyoruz. Sinemanın bu dünyaya uyan örneklerini görmeye başladık, rüya içinde rüya anlatan filmler çıkmaya başladı. Çünkü artan sanallıkla birlikte, gerçek oraya doğru kayıyor. Büyük sanatçılar, sanatlarının içine sanallığı da giydirmeye başladılar. Dünyada gördüğümüz birçok şeyin, buna aile de dâhil, eskisinden çok farklı olacağını söylemek kehanet değil.  Şu anda hepimiz şüphe içinde bekliyoruz, tahammülümüzün derecesine göre hareket ediyoruz.  Bazıları “yenilikleri hemen yasaklayalım“ diyor,  bazıları anlamaya çözümler üretmeye çalışıyor. Ama bütün bunlar bir yana, şu anda yaşadığımız teknomedyatik dünyayı ne belirliyor derseniz, cevabım net: Ne siyasetçi belirliyor bu dünyayı ne de zenginler;  teknomedyatik zihinler belirliyor. İnternetten sonra çok zengin olmuş insanlar bize hiç tuhaf gelmesin, zaten dünyanın patronu onlar…
 
Bu dünyayı tanıyın ve yaşamaya alışın diyorsunuz.
 
Yeni bir iş nedeniyle İstanbul’dan Ankara’ya gittiğinizi düşünün.  Önce işinizi, orada çalışan insanları tanımaya çalışırsınız.  Herkesle temas eder ve anlamak için çaba harcarsınız bir süre sonra da tanır ve mesafe koyacaklarınıza mesafe koyarsınız. Dünya daha interneti tanımadığı için mesafeler koyma konusunda tereddüt ediyor ve bu yüzden de herkes birbirini tembihliyor “Oraya giderken, dikkat et!”  Aslında normal ilişkilere çok benziyor. Anne, babanız, sevdikleriniz, yeni bir yere gideceğiniz zaman “aman dikkat et” demezler mi, bu da öyle bir şey işte. Bu yüzden de buradan kaçmak yok ve de yasaklarla buranın içinden çıkamayız.  Eğer böyle yapmazsak, internet kazanır, biz kalırız ortada. İnternetin içine gireceğiz, orada yaşayacağız, oradaki sorunları görüp kendi güvenilir çevremizi oluşturacağız.  Ya da İnternet karşısında oturacak, benim gibi otomobile binmeyi reddedeceksiniz.  Otomobilsiz yaşamak kolaydı ama ileride internetsiz yaşamanın imkânsız olacağını sanıyorum.
 
“Şüpheden başka elimizde kendimizi koruyabilecek sahici bir kalkan yok.”
 
Kimi pozitif düşün, pozitif olsun diyor, kimi sözcüklerin ve düşüncelerin hayatını belirliyor diyor, kimi de yaşadığın olumsuzluklar, mutsuzluklar geçmiş karmandan kaynaklanıyor diyor. Bir kendimizi bulma karmaşası yaşıyor ve tam buldum derken hiç bulamadığımızı fark ediyoruz. Bu arayışa, doğruya fener tutabilecek yöntemler var mı, biz yolumuzu nasıl bulacağız?
 
Acemisi olduğumuz ve bir sürü bilinmezliklerle dolu bir dünya ve şüpheden başka elimizde kendimizi koruyabilecek sahici bir kalkan yok. İşte böyle bir dünyada yol gösteren de çok oluyor. Yeni meslekler çıkıyor, kişisel gelişimcilik, yaşam koçluğu vb. Niye? İhtiyaca binaen… Yolunu şaşırmış bir sürü insan var. Bir yerde çok turizm gelişmişse orada türlü çeşit turizm rehberleri de çıkar. Şimdi o yüzden, günümüz insanının bu şaşkın hali – ki doğal bir şey bu-  çünkü acemisi olduğumuz bir dünya var. Newyork’a gitmiş bir insan, şehrin haritası olmadan birine sormadan yapabilir mi? Yani, Newyork’tan bile daha karışık şu anki dünya. Her yeriyle… Böyle olunca buradan geçim temin etmeye çalışan uyanıklar da çıkıyor. Bizim en büyük görevlerimizden birisi de rehberimizi düzgün seçmemiz. Mesela ben de düşünüp baktığımda böyle bazen felaket tellalı gibi hissediyorum kendimi. Demin neler dedim; aile değişecek dedim, dünya; zenginler değişecek dedim. Her şey değişecek. Çünkü bu teknoloji ile ilgili biraz fikir yürüttüğümde gördüğüm manzara bu. Böyle bir dünyada, insanlara bu değişmeyecek olan ve bizde sabit kalan öz ile ilgili, kendi yaratılışımızla ilgili, kendi ömrümüz ile ilgili ve hayatın anlamıyla ilgili bir şeyler söylemek icap eder.
 
“Burası çok riskli bir alan ve bu dünyada dolaşan ‘paranoid beyleri’ var.”
 
Hayat, hakikat, insanın özü gibi konularda uzmanların da bu medyanın içinde söz alması ve kendilerini göstermeleri lazım. Dertleşebileceğimiz, konuşabileceğimiz mecralar oluşturmak zorundayız. Teknomedyatik dünya çok riskli bir alan ve bu dünyada dolaşan birçok paranoid beyleri var.  Bu beyler, din, bilim ve evrim konusunda sürekli fetva üretiyorlar. Kendilerine göre sağlam duruyorlar. Biz de şaşkınız ve kendimize rehber arıyoruz ya hemen gidip o sağlam duranlara yapışıyoruz.  Çünkü seçtiğimiz kişiler, kendilerince sağlam duruyor. Hâlbuki olması gereken şey ne?  “Sevgili arkadaşlar sahiden burası çok değişik bir yer, hepimiz farklı sıkıntılar yaşıyoruz. İnsan hata yaparak doğrulara ulaştı, bu aşamadan bu aşamaya geldi, insanlığın büyük rehberleri böyle durumlarda şunları söyledi, haydi gelin birlikte bakalım, bunlardan hep birlikte nasiplenelim” diyebilmek ve kesin kararlarla konuşmamak.
 
Teknomedyatik dünyada genel olarak üç grup insan var: Şaşkınlar, uyanıklar, paranoid derebeyleri… Böyle bir dünyada hakikatten yana olanların kesin kararlı olmayıp;  “Şimdi değişik bir zamanda yaşıyoruz” mottosuyla hareket edip, demokrasi ve özgürlükler bayrağı altında insanları toplamaya çalışması lazım. Aynı dertten ben de mustaribim demesi lazım. Ve biliyorsa ve onun yolunu bulabilmişse, bu geleneksel bilgiyi bugüne uygun bir şekilde nasıl anlatabileceğini düşünmesi ve elinden geldiğince insanları aydınlatması lazım.
 
Oldukça farklı sesler var özellikle din ve tasavvufi konularda, kimden doğru bilgileri alacağımızı ve kimleri kılavuz olarak seçeceğimizi nasıl belirleyeceğiz?
 
Biri size kesin böyledir diyorsa hemen oradan ayrılın derim.  Böyle bir dünyada kimse kesin kararlı konuşamaz. Ne bilim ne siyasetçi ne din adamı ne de sanatçılar kesin konuşabiliyor. O zaman bir dur bakalım.
 
“Sevilme ihtiyacı karşılanmamış şaşkınlarız!”
 
Özellikle televizyon izleyicileri kendilerine sunulan bu alternatifler arasında karmaşa yaşayabiliyor ve maalesef oldukça etkilenebiliyorlar…
 
Çünkü sağduyunun sesi onlara ulaşmıyor daha… Birçok insan doğruyu bulabilmek için düşünüyor. Dünyanın her yerinden sağduyu da çıkıyor. Bugün birçok kimse, dünyanın nasıl olması gerektiği ile ilgili akıl yürütüyor ve buna göre çareler aranıyor.
 
Bir insan hem şaşkın hem kendini beğenmiş olabilir mi?
 
Narsistlerin yetiştirilme biçimlerine baktığımızda, son derece ilgisiz, yeterince iyi annelik yapılmayan ve sevgi sunulmayan aile ortamlarında yetiştiklerini görürüz.
 
Pohpohlanmış, sevilmiş, aşırı ilgiyle beslenmiş insanların narsist insanlar olduklarını düşünürüz oysa…
“Abartılı ilgiyle büyütülmüş bir insanın bir tek şansı vardır; kendi balonunu üflemek.”
 
O da vardır ama çok pohpohlamak, aşırı ilgi de iyi annelik babalık değildir. Çocuğunu durması gerektiği yerde durdurabiliyorsan, gerçek dünyayı gösterebiliyorsan kaygısını tanımayı ve o kaygıyı yönetebilmeyi biliyorsan iyi bir ebeveynsindir. Başta ne demiştik;  şüphe çok değerlidir.  Aynı zamanda korku ve öfke de değerlidir.  Duygularımız en güçlü silahlarımızdır. Kendi duygumuzu, karşımızdaki insanın duygusunu göreceğiz ki mesafeyi ayarlayabilelim, anlatabildim mi? Çocuğunuzu sürekli pohpohlarsanız, bir süre sonra o her şey ile baş edebileceğini sanan ama gerçekte dünyayı ve insanları hiç tanımayan bir birey haline dönüşür.  İnsanlar seninle ilgilenmiyorsa ve seni yeterince sevmiyorlarsa sen kiminle baş başasındır? Kendinle.  Biz öyle bir varlığız ki, bu hayatta var olmak için kendimizi her an yeniden kurmak, inşa etmek durumundayız. Bunu başarmak için çalışmak, insanların bir kısmının sevgisini kazanmak, onlarla duygusal bir alışveriş yapabilmemiz gerekiyor.  Ama pohpohla ve abartılı ilgiyle büyütülmüş bir insanın, bunları yapmak yerine, elindeki imkânlarla bir tek şansı vardır, kendi balonunu üflemek…
 
İnsan ilişkisi dünyanın en zor şeyi…  Anne,  çocuğuna duygulara göre adım atabilmeyi öğretemediyse, çocuk bu iletişimi bilmiyorsa, işte o zaman kendini şişirmeye başlayacak. Bize her yerden bilgi yağıyor ama kimse bize ne yapacağımızı söylemiyor. Duygularımız yetmiyor, böyle olunca ne oluyor, hem şaşkın hem de kendini beğenmiş, kendisiyle hava atan insanlar oluyoruz.  Hepimiz hem şaşkınız hem de oyuncuyuz, bilmiyoruz ama biliyormuş numarası yapıyoruz.  Duygusal alışveriş yapamadığımız için bu açlığımız sürüyor.  Aslında Narsistin istediği şey ne? Sevilmek!  Elbette hepimiz sevilmek istiyoruz, insan ne ister ki başka; hele bir de henüz bebeksen, çocuksan. Bazı meslektaşlarım narsisizm çağında yaşadığımızı söylüyor. Onlara göre, sevilme ihtiyacı karşılanmamış şaşkınlarız…  Çoğumuzun sevilme ihtiyacımızın karşılanmadığı doğru. Niye karşılanmıyor çünkü aileler, yeni denizin içinde nasıl davranılması gerektiğini yeterince bilemiyorlar. Ellerinden geleni yapsalar bile bu çabaları yetmiyor.  Mesela bir aile çocuğuna iyilik olsun diye telefonu yasaklıyor, bilgisayarı, arkadaşlarıyla görüşmeyi yasaklıyor. Sanıyor ki ben annelik babalık yaptım. Hayır yapmadın. Çocuğuna aktardığın tek iyi şey “senin için kaygılanıyorum”  mesajı oluyor. Bu iyi bir duygudur. Çocuk sadece oradan iyi besleniyor ama öğrenebileceği, pratik yapabileceği birçok şeyden de mahrum kalmış oluyor. Maalesef çoğumuz bu haldeyiz.  Kendimizi şişirmekten ve kendi balonumuzu üflemekten başka çaremiz kalmıyor.
 
 “Mutluluk arada bir yakalanan bir şeydir.”
 
Bugün birçok insan depresyonla nasıl başa çıkabileceğini bilmiyor. Bunun için çalışmalar, eğitim programları ve yönlendirici kılavuzlar da yok. Mutsuzlukla nasıl başa çıkabiliriz?
 
Depresyon dediğimiz şey ile sizin kastettiğiniz şey aynı şey değil bir kere. Depresyondayım şarkısını söyleyen kız da depresyonda değil. Depresyon bir hastalıktır. Oldukça sık görülen bir hastalıktır. 7-8 kadında bir görülür. Kadınlarda erkeklerden neredeyse iki kat daha fazla.
 
Depresyonun birçok nedeni vardır. Biz de bu nedenleri anlamaya çalışıyoruz. Çok daha kalıcı mutsuzluk ve keyifsizlik halidir depresyon. “Mutlu musun?” diye sorduğumuzda çok farklı cevaplar alabiliriz. “Mutsuzum” diyen herkes depresyonda değil. Mutluluk arada bir yakalanan bir şeydir zaten. Mutsuz olmak, hüzünlü olmak ille de depresyon anlamına gelmez. Depresyonun hem psikolojik hissiyat ile ilgili hem de bedensel beyinin işleyişi ile ilgili birçok işaretinin olması lazım.  Depresyonu gündelik hayatın sıkıntılarından ayırt etmeyi öğrenmeliyiz.  En çok yaptığımız hatalardan birisi günlük hayatta iniş çıkışlara, mutsuzluklara depresyon tanısı koyup ilaç vermek. Oysa bu durumda birçok farklı tanı söz konusu olabilir.  Depresyon dünyada hemen hemen her kültürde aynı oranda gözüküyor.
KAYNAK: martidergisi.com
 



Yazar :

Kategori :
Toplumsal Hayat
Okunma Sayısı
4,511